Facebook Twitter YouTube Google+ Mail

BUCampus Press

Radyo Dünyasının Usta İsmi Hopdedik Ayhan İle Sohbet Ettik

Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Monday, 23 January 2012 in Interview

BUCampus - Hopdedik Ayhan Kolajı by BUCampus

"Hopdedik Ayhan"ın markalaşma sürecinde yaşadıklarınızı ve bu ismin ortaya çıkışını öğrenebilir miyiz?

Tabi şimdi yirminci senedeyiz. Yıllar öncesinde almış olduğum bir karar vardı; o kararla beraber şu an geldiğim noktada doğru şeyler yaptığımı düşünüyorum. Çünkü ben radyoculuğa başladığım zaman; ad ve soyadla mı çıkış yapayım, yoksa bir program ismiyle mi çıkış yapayım dedim ve çok düşündüm o vakit.

Ayhan Güngör bana hep bir mimar ismi, bir doktor ismi gibi geldi. Dedim bu böyle olmaz, çünkü şunlar daha akılda kalıcı: Kadir Çöpdemir, Cem Ceminay mesela. Ama Ayhan Güngör… Yok dedim bu olacak gibi değil, hayatta akılda kalamam dedim. Ne yapalım program ismi mi? İşte "Ayhan’la Müzik Ziyafeti", "Ayhan'la Gökkuşağı" falan dedim. Bu da olmaz, yirmi otuz sene sonra bunu taşıyamazsınız.

Bir marka yaratalım, bunu da kendimize uyduralım dedik ve o vakit "Hopdedik" diye bir şey yaptık. İlk marka çalışmamda, ilk adım ona uygun bir jingle yapmak oldu. Zaten ilk çıkışı orada yaptık. "Hopdedik, hopdedik, hopdedik Ayhan" diye. O yayınlandıkça oturdu zaten.

Sonraki dönemde internet sitemin açılması, ondan sonra logo çalışmaları derken, şu anda marka tescilim de yapıldı. Bakıldığında hakikaten işin bütün hukuki ve resmi boyutunu da yapmış olduk. Sadece dinleyici bazında bir markalaşma dönemi değil, işin tescil tarafı da tamamlandı.

HDA kısaltmasını biz nasıl okumalıyız? “eyç di ey” şeklinde mi okuyalım?

Yok, şöyle: HD kalitesinde radyo şovu diye okuyoruz. Ben İngilizce’yi fazla kullanmamaya gayret gösteriyorum.  HD dünya çapında oturmuş bir teknik terim olduğu için onu öyle yaptık. HD kalitesinde radyo şovu.

İnsanların hayatlarına ses olarak girip onların ayrılmaz bir parçası olmak nasıl bir his?

Çok güzel bir his, onu söyleyebilirim. Çünkü birazdan mikrofon başına geçeceğim, konuşmaya başlayacağız. Kimisi dertli, kimisi çok heyecanlı, kimisi belki bir doğum haberi alacak, kimisi belki sınava girecek. Herkes yani düşünebiliyor musunuz, milyonlarca insan sizi dinliyor ve hepsinin ruh hali çok başka. Bu sesle rahatladıklarını düşünüyorum.

Zaten benim sesimle ilgili olarak; anlattıklarımdan ziyade, sesimdeki  elektrik ve enerji, o canlılık insanları mutlu ediyormuş. Taksicilerde bir araştırma yapılmış "Bu adamı niye dinliyorsunuz?" diye, net bir cevap verememiş, “mutlu oluyoruz” demişler. Bunun üzerine Galatasaray Üniversitesi’nden iki hocamız ve asistanlar geldi, ses ölçümü falan yaptılar; sesimde bir enerji ve elektriğin olduğunu söylediler. Yani bir cıvıltı var ve bu cıvıltı insanları mutlu ediyor.

"Radyo programcılığı benim için … demek." Bu boşluğu doldurabilir misiniz?

Radyo programcılığı benim için hayat demek, başka hiçbir şey değil. Hayat! Hasta da olsam ben, kesinlikle programa çıkarım. Yani en kötü günümde bile, yayında olmaya gayret gösteririm. Allah göstermesin, çok büyük bir olay yoksa mutlaka yayındayımdır. Radyo benim için hayat. Çünkü ben üç saat yayın yapıyorum, insanlar beni "Hopdedik" kimliğiyle görüyor. Benim de kendime göre sıkıntılarım, benim de kendime göre dertlerim var. Onlar nasıl beni dinleyerek sıkıntılarını atıyorlarsa, aslında yayına girdiğim zaman ben de “Hopdedik”i dinleyerek sıkıntımı atıyorum, eğleniyorum.

Günlük hayatta da sıkı bir radyo dinleyicisi misiniz?

Eskiden evet, birçok radyoyu takip ediyordum. Ama zaman ilerledikçe artık radyo dinleyicisinden ziyade, daha istediğim şeyleri dinleme zevkine eriyorum ben. Genelde haber dinliyorum, akşamları mesela olabildiğince Mehmet Ali Birand'ın haber bültenini  kaçırmıyorum, radyodan veriliyor çünkü onu takip ediyorum. Gelişmeleri takip ediyorum. Bunun yanı sıra ben konuşmacı radyoculardan bir tanesiyim, ben benden sonra dinleyebileceğim konuşmacıları kendime uygunsa dinliyorum, onun dışında olabildiğince sakin müzikler ve albümler benim arabamda yığılıdır, atar atar dinlerim.

Geçtiğimiz süreci dikkate aldığımızda, vazgeçemediğiniz bir radyo programı var mıydı?

İlk aklıma gelen… Ben geçende bir röportaj verdim Milliyet gazetesine, orada da söyledim. Keşke elimde imkan olsa Kadir Çöpdemir’i radyolara geri çağırırdım, radyolara tekrar davet ederdim. Baba çok yoğun, biz ona 'baba' diye hitap ederiz, baba çok yoğun ama onun sohbeti de özlendi, gerçekten özlendi.

Günümüzde ise kaçırmadığım bir iki program var. Eğer çok erken kalkarsam, mutlaka Cem Arslan’ı dinliyorum. Bakıyorum hani ilerlemiş mi mesleğinde diye, başarılı olabilecek mi diye; çünkü beni örnek alan bir radyocu kendisi, o vesileyle seviyorum da. Onun dışında Cem Ceminay mesela, sabah kalkabilirsem o saatte, denk gelirse onu dinliyorum.

Ama genelde haber ve içerik, memleket meseleleri, dünyadaki gelişmeler… Çünkü zaten hem yerli hem yabancı müziği yakından takip ediyoruz, onun dışında bana da verilebilecek başka bir şey yok.

En uzun süreyle, 11 sene boyunca, Radyo Klas’ta görev yaptığınızı biliyoruz. Zor değil mi ayrılıklar?

Yok zor değil. Şöyle ki zor değil, bir yere emek veriyorsunuz ondan sonra tamam diyorsunuz; çünkü  bir yerde fazla kalınca bu meslekte, benim hissettiğim şu oldu: Kendini Yenileyemiyorsun. Bir süre sonra patron sana alışıyor, sen patrona alışıyorsun, çalışma arkadaşlarına alışıyorsun, dinleyicilerine alışıyorsun, dinleyiciler sana alışıyor. Yavaş yavaş o heyecan bitiyor. Ben hep heyecan yaşamak istedim bu meslekte.

Mesela Radyo Turkuvaz benim için çok özel bir radyo. Neden? Daha üç yaşında. Yani elimizde büyüyen bir bebek ve benim tarzıma da uygun; çünkü ben Orhan Gencebay’ı da çok severim, Mazhar-Fuat-Özkan’ı da çok severim, Bulutsuzluk Özlemi’ni de çok severim, Sabahat Akkiraz’ı da çok severim.

Burası ilk yıllardaki Süper FM gibi… Süper FM ilk yıllarda böyle bir radyoydu, o yüzden çok büyük bir markadır. Oraya çok büyük emekler verdik Kadir Çöpdemir ile beraber. O vesileyle bunu yansıtabileceğim bir radyo olan Turkuvaz’a geçtim. Buradaki dönem 11 seneyi bulursa mutlaka başka bir yere de geçerim.

Bugüne kadar birçok radyo ve televizyon projesinde yer aldınız. Aralarında en keyif aldığınız projeler hangisiydi?

Bugünlerde de tekrarları yayınlanıyor, herhalde 2000. tekrarı diye tahmin ediyorum ben: Ninja Warrior. Gecenin üçünde geçen bir share almış, "Öyle Bir Geçer Zaman Ki"den sonra geliyoruz neredeyse. Ondan sonra iki program ve dördüncü biz çıkmışız düşünebiliyor musun gecenin üçünde. Dün de zaten Twitter’dan yazdım "Uykusu kaçanlar izlesin. Zaten programı izledikten sonra uyuyamazsınız." diye.

Benim için çok özel bir projedir Ninja Warrior; çünkü orada anlatıcı olarak varız. Japonya ile de çok hoş münasebetlerimiz vardır; Türk ve Japon halkı birbirine çok yakındır. Biz de onu eğlenceli kılmak istedik, kendimizden kahramanlar  yarattık. Orada mesela Koseki  kardeşler var, bir tanesi Fenerbahçeli biri Galatasaraylı; ya da mesela Trabzonsporlu itfaiyede çalışan Yamomoto var. Baktığımızda tabiki onların Trabzonsporlu ya da Galatasaraylı olmaları mümkün değil, ama biz bunları bizden karakterler yapıyoruz ve çok izleniyor.

Yayın hayatınız boyunca karşılaştığınız en büyük zorluk desek?

Bizim gibi ilk başlayanlarda en büyük sıkıntı radyoların kapanması oldu. O dönemde hem kanunlara karşı gelmememiz gerekiyor, ama bir taraftan da bu özgürlüktür, bu özgürlüğün de sesini bir şekilde duyurmamız gerekiyor. Zor bir gündü. Radyolar kapandı, Mecidiyeköy’den biz kaçak radyo yayını yaptık.

O ünlü radyo yayını "Konuşan Türkiye Radyosu". Onun yayın masasında ben vardım. Bildiriyi patronumuz okudu, onun da kulaklarını çınlatalım. Radyonun jingle’ını Fatih Kısaparmak yaptı, Fatih Abi'ye de buradan selamlar, onun da çok özel bir muhalif tavrı vardır, bu özgürlükte o da bizim çok yanımızda oldu. TRT Fm’in o dönem yayınının üstüne bastık ki bu aslında önemli bir suç tabi ki ve aşağı yukarı on dakika kadar yayında kaldık jingle’ıyla, okuduğumuz bildiriyle…

Orada yayında olan beş-altı kişiden biriydim. Ben de radyoculuk adına bu özel günde orada olduğum için kendimi çok mutlu hissediyorum. Tarihe geçmişimdir diye düşünüyorum.

Peki, yakın bir gelecekte projeleriniz var mı bize müjdelemek istediğiniz?

Yakın gelecekte benim için en önemli nokta tabi Radyo Turkuvaz. Radyoculuk her daim devam edecek, çünkü bu işten kendim keyif alıyorum. Her gün ilk günkü gibi gelirim, benim bir tane siyah çantam var, o çantanın içinde bilgisayarım vardır, yayına başlarım ve şov başlar.

Onun dışında sunuculuk yapıyorum, halk konserleri sunuyorum ama tabiki istediğim sıkı bir televizyon programı inşallah. Aslında uzun yıllardır birçok projede ekranda var olduk. Ninja Warrior’u anlattık, Ebru Yaşar’la bir eğlence programı sundum, onun dışında Number One TV’de programlarımız oldu falan ama herhalde tam mesleğimizin en olgunluk çağında, 40 ile 50 yaş arası, sıkı ve güzel bir televizyon programıyla insanların karşısına çıkacağız.

Bugüne kadar program yaptığınız radyoların hangisinde, kafanızdaki en ideala yakın formatı hayata geçirebildiniz?

Artık format oturduğu için bizi öyle çağırıyorlar. Mesela Turkuvaz’da sevgili İbrahim Sadri, Genel Yayın Müdürümüz, o beni davet ederken formatımı bildiği için davet etti. Bu vesileyle aslında ben kendi formatımı Turkuvaz’a taşımış oldum ve artık burada faydalı olmaya çalışıyorum. Ama Hopdedik kimliğinin en en en oturduğu yer Süper Fm başlangıcı, Tatlıses Radyo’da artık pike vurmuşuzdur. Sonra Klas’ta olgunluk dönemini yaşadık, şimdi Radyo Turkuvaz’da bilgi ve birikimimizi aktararak bu radyomuzu büyütüyoruz.

Ustalık dönemi diyebiliriz o halde Turkuvaz için?

Tabi tabi, ustalık dönemi Radyo Turkuvaz’da yaşanıyor. Amacımız bu radyoyu çok daha iyi noktalara getirmek.

Radyo programcılığının yanı sıra reklam seslendiriyor ve festivallerde, özel programlarda sunuculuk yapıyorsunuz. Peki gittiğiniz yerlerde halkın tepkisi ne oluyor?

İlk yıllarda polis kordonuna kaçtığımız günleri hatırlıyorum ben; çünkü o dönem biz çok modaydık. İnsanlar bizi sesimizle tanıyordu. Ortalık yıkılıyordu, en çok merak edilen bizdik. Bir dönem mankenler modaydı, bir dönem futbolcular… O dönem, 90’lı yıllarda, biz fırtına gibi esiyorduk. Tabi şimdi internetin çıkması, televizyon yayınlarının güncelleşmesi, gazete haberleri şu bu derken biz biraz deşifre olduk.

Eskiden mesela dinleyici buluşması yapalım diyorlardı, biz heyecanlanırdık. Şimdi mesela olabildiğince dinleyici buluşmalarını az, öz ama nitelikli yerlerde, hakikaten özleyen yerlerde yapmaya çalışıyoruz. Çünkü belli başlı bir 15 kişilik dinleyici kitlesi var onlar geliyor, onun dışında gören geliyor. Ama eskiden öyle değildi, cam çerçeve yıkılırdı. Radyo dinlenme oranlarının biraz düşmesi, insanların kendilerine yeni eğlence alanları bulması; mesela internet, mesela televizyon kanallarının 24 saat yayın yapmaları, buna bağlıyorum.  Ama o dönem polis kordonuyla kaçıyorduk, şimdi de artık tanınıyoruz ve saygı görüyoruz, bu da ayrı bir şey.

Bir röportajınızda radyo programcıları için “Teknolojinin gelişmesiyle radyocular kimliklerini kaybettiler.” demişsiniz…

Kaybettiler, çünkü radyoculuğun da aslında fazla bir suçu yok. Radyo patronları şöyle düşündüler : "Hep müzik dinleniyor. O zaman, müzik! Radyoculara ne gerek var." dediler. Biz de dedik ki müzik dinleten radyolar zaten branşlaşmış radyolar, yani onların tarzı o olduğu için onlar dinleniyor; ama biz konuştuğumuz için dinleniyoruz. Halbuki, aaa onlar yaptı az eleman çalıştırıyorlar, maliyetleri düşük, sadece şarkı çalarak dinleniyorlar dediler. Aynı yöntemi deneyen birçok radyo patır patır döküldü, düşmeye başladılar.

Çünkü ben radyoların da kimliği olduğuna inanıyorum. Bazı radyolar eğlenceli kimliktedir, bazı radyolar konuşan kimlikte, bazı radyolar sadece arabesk çalar. Sonra ne yapıyorlar kimlikleriyle oynuyorlar, aslında DNA yapılarıyla oynuyorlar. Ondan sonra da radyo bir türlü adam olmuyor. Ne yapıyorlar? Logo değiştiriyorlar. Logo değişince radyo çok dinlenecek diye bir kaide yok. Ben olabildiğince logonun, 'jingle'ın değiştirilmesi taraftarı da değilim.  Radyonun ruhu ve kimliğiyle DNA yapısıyla oynanmamalı.

Bugüne kadar radyo dünyasındaki başarınızdan dolayı birçok ödüle layık görüldünüz. Hepsi bebeğiniz gibidir diye tahmin ediyorum. Aralarında "en özel" diyebileceğiniz bir ödül var mı?

Tabii çeşitli derneklerden, kuruluşlardan, vakıflardan… İlk zamanlarda niye alamıyorum diyordum, sonra aday olunca çok mutlu olmaya başladık, hani ödülü almaya gerek yok aday olayım falan. Sonra ödül almaya başladık ve aldığımız yerlere bir süre sonra "Artık beni aday göstermeyin, yeni arkadaşlar alsınlar."  demeye başladık.

Benim için en önemli ödülü soruyorsan eğer, hemen söyleyebilirim. Benim için en önemli ödül bundan beş altı ay evvel Uykusuz dergisinde çıkan karikatür. Cihan Ceylan’ın  'Sami Abi'si vardır, ben Cihan Ceylan’ı tanımam sadece okuyucusuyum, ama orada  Sami Abi’nin yanındaki kişi soruyor: "Ne tarz müzik dinlersin?", o da kulaklığından cevap veriyor: "Hopdedik Ayhan Show" diyor.  Uykusuz gibi çok özel bir dergide, özel bir sayfada benim orada karikatürümün ismen çıkması. Ne tarz müzik dinliyorsun? Pop, arabesk demiyor Sami Abi, o çok önemli bir karakterdir,  Hopdedik Ayhan Show diyor. Demek ki biz bir tarz olmuşuz artık. Meslek hayatım boyunca aldığım en özel ödüllerden birisidir o.

Sizin için bir dernekten mi, bir eğitim kurumundan mı (üniversite, dersane vs.) yoksa bir resmi kurumdan mı ödül almak daha değerli?

Ödül veren her yer benim için özeldir, kutsaldır. Ama ödül verilirken ben şuna da dikkat ediyorum, mesela bir ödül töreninde adam ben gelemeyeceğim diyor, gelemediği zaman hemen ikinci kişiye yapıştırıyorlar ödülü, ödülü ona verelim diyorlar. Ben öyle bir şey istemiyorum. Yani ben hak ettiysem bana versinler, ya da X arkadaşım hak ettiyse ona versinler. Bu, bu kadar basit.

Benim için nereden olursa olsun, isterse herhangi bir kooperatif  versin, herhangi bir köy derneği versin; ödül ödüldür. Ama o ödülü verirken onun içindeki etik değerler benim için çok önemli, o zaman kendimi kötü hissederim. Yani "Biz bunu bu sene Ayhan’a verelim, her sene başkasına verelim de insanlar gelsin." diyorlarsa o yanlış. Gerekirse bir insan beş sene üst üste de alabilir, Messi üç senedir üst üste alıyor mesela yılın futbolcusu ödülünü FIFA’dan.

Boğaziçililere iletmek istediklerinizi rica edebilir miyiz?

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenci arkadaşlarıma selam olsun. Belki beni dinliyorlardır, takip ediyorlardır, belki tarzlarına uygunumdur. Ben genel manada şunu düşünüyorum, üniversitedeki öğrenci arkadaşlarımız çok sıkı takipçiler, aynı zamanda iyi eleştiriyorlar. Eleştirmeden yanayım beni de eleştirsinler, beğenenler vardır beğenmeyenler vardır, ben hepsine açığım ama şunu da unutmasınlar; her meslek branşında olduğu gibi, bu tıp olabilir, mimarlık olabilir ya da bu herhangi bir iş adamı olabilir, kimse çalışmadan bir noktaya gelmiyor. O yüzden eleştirirken de ya yirmi yıldır bu adam yayındaysa bu adamda da demek ki bir şey var, halk seviyor ki bu adam yayında…O yüzden üniversiteli arkadaşlara ben bunu söylüyorum, her meslek dalı için.

Mesela konferanslara gittiğim zaman ben şu sıkıntıyı yaşıyorum; hem davet ediyorlar, hem seni bozmaya çalışıyorlar. Orada popüler olmaya çalışan arkadaşlar var. Fikrime katılmayabilirsin, tarzımı da sevmeyebilirsin ama ben senin misafirinim bu kadar basit. Bu tabi Boğaziçi ile alakalı bir durum değil, genel manada söylüyorum. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki arkadaşlara da selam yolluyorum. Biz radyocuyuz, onlar da radyo dinlemeye devam etsinler.

Röportaj : Atakan Şeniz - Fotoğraf : Enes İbişdayı
Montaj : Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan : Oğuz Kaan Ç Kılınç

Rate this blog entry
Tags: Untagged

Comments

No comments made yet. Be the first to submit a comment

Leave your comment

Guest
Guest Thursday, 23 February 2012