BUCampus Press
Özgün Tarzıyla 2011'in Dikkat Çeken İsimlerinden Mabel Matiz İle Hoş Bir Söyleşi
- Hits: 1189
- 0 Comment
- Subscribe to updates
- Bookmark
Boğaziçi öğrencileri olarak öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk olarak bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz genel olarak?
1985 Mersin doğumluyum. Liseye kadar orada okudum, üniversite için İstanbul’a geldim. 2008’de İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldum. 2011 yılında da İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku yüksek lisans bölümüne kabul edildim.
Onun dışında müzik hep vardı herkesin de dediği gibi. Aslında ilk olarak lisede başladım. Onun öncesinde de şarkı söylüyordum, ama ilk gitarı lisede edindim ve üniversitede de bunu biraz ilerlettim. 2005-2006 sıralarında cover gruplarımız oldu, ben kendi şarkılarımı 2007 itibariyle yazmaya başladım. 2008’den başlayarak da ilk demolarımı yayınlamaya başladım. 2009’da albüm projesine başladık. Mayıs 2011'de de albüm çıktı.
"Erdemli" doğup büyüdüğünüz, şarkılarınızı etkileyen, albümünüzü bile oraya ithaf ettiğiniz yer…
Sizin için ne ifade ediyor, orayı anlatsanız bize.
"Erdemli" özlem duyduğum bir yer, zaman zaman rüyalarıma da girer. Çocukluğum, ilk gençliğim orada geçti. Küçük bir sahil kasabası. Hayatın daha kolay olduğu bir yer bence orası. Bana hep iyi şeyler anımsatıyor. Öyle söz edebilirim Erdemli’den. Pek çok hatırası var elbette, benim ana kimliğimi edindiğim yer. Pozitif tarafımı oraya borçlu olduğumu düşünüyorum.
Dediğiniz gibi Diş Hekimliği Fakültesi mezunusunuz, ama yüksek lisans İnsan Hakları Hukuku; böyle bir alanı seçmenizde özel bir neden var mı?
Evet, var. Nefret suçları üzerine şarkı yazmak ve o şarkıları söylemek dışında, bilimsel anlamda bir şeyler yapmak istiyordum. Bunun için de en uygun bölümün İnsan Hakları Hukuku olduğu kararına vardım ve bu ilkbahar döneminde de bölüme kabul edildim. Tabii ki disiplin olarak bana çok uzak bir bölüm hukuk, zor bir bölüm. Şu anda birtakım ön hukuk dersleri alıyorum.
İnsan hakları ihlalinin çok yoğun ve artık sistematik bir biçimde ilerlediği bir ülkedeyiz, beni rahatsız eden pek çok şey, pek çok örnek var. Bir birey olarak; bunlara akademik taraftan da bakmak ve belki bunların üzerine projeler gerçekleştirmek adına o bölümü seçtim.
Şarkılarınızda da şiddete karşı olan kısımlar çok hissediliyor zaten. Özellikle “Barışırsa Ruhum”u dinlerken.
Evet “Barışırsa Ruhum”, benim de albümde kendimi en iyi ifade ettiğim şarkılardan biri. Şiddete, her türlü insan hakları ihlaline, nefret söylemlerinin bu kadar normalleşmiş olmasına, yaşam alanlarımıza artık bu kadar doğrudan müdahalelerin yapılabiliyor olmasına dair bir şarkı. Özgürlük isteyen ve bunun için durmadan çığlıklar atan. Ben de yeterince açık ve net olduğunu düşünüyorum şarkının.
Şu anda aynı anda hem müzik çalışmalarınız, hem de okulunuz devam ediyor. İkisini bir arada götürmek zor olmuyor mu? Birbirlerini engelleyen tarafları var mı?
Tabi ki zor, özellikle uzak olduğunuz bir disipline yöneldiğiniz zaman. Zor ama, mümkün mertebe yolunda tutmaya çalışıyorum. Bir yandan konserler, provalar, yeni şarkılar, yeni albüm üzerine bir takım çalışmalar; diğer yandan da böyle bir eğitim süreci zorluyor gerçekten. Bir de ben biraz rahat bir öğrenciyimdir, öyle olunca daha da karışıyor tabi her şey. Ama yapmak istediğimiz şeylere inandığımız ve onlara tutunduğumuz sürece her şey bir şekilde hallolur.
Mezun olduktan sonra önce bir süre diş hekimliği yapıp sonra müziğe geçtiniz. Bu konuda sormak istediğimiz iki soru var. Birincisi; neden müziğe geçtiniz? İkincisi; yeniden diş hekimliğine dönmeyi düşünür müsünüz?
Aslında müziğe geçtim diyemem çünkü müzik zaten vardı. Sadece evde yaptığım demoları yayınlamaya başladım. Bir karar, bir geçiş süreci olmadı. Hatta ikisi aynı dönemdir. 2008’de mezun oldum ve 2008 sonbaharında ilk kayıtları yayınlamaya başladım.
Arkadaşınızın ısrarıyla başladınız değil mi kayıtları yayınlamaya?
Evet, aynen öyle. Bir arkadaşımın ısrarıyla oldu biraz; çünkü benim şarkılar internette birilerinin eline geçer, sorunlar çıkar gibi birtakım çekincelerim vardı. Bir gayretle o sayfayı açtık, sonra ben yeni kayıt yaptıkça ekledim, bir yandan da çalışmaya devam ettim.
2007- 2010 arası diş hekimi olarak çalıştım. Albüm kayıtları sürerken diş hekimliği de devam etmekteydi, ta ki 2010 sonbaharında mixler başlayana kadar. O zamandan beri diş hekimliği yapmıyorum, aslında bir ara verdim ama tamamen bırakmış sayılmam. Diş hekimliği de yapabilirim.
Dönüş olabilir yani…
Tam bir dönüş değil , ama ikisini bir arada yürütebileceğimi düşünüyorum. Kliniği de özledim biraz aslında. İleride devam edebilir, ama önümüzdeki altı ay içinde öyle bir şey görünmüyor.
Aileniz diş hekimliği yapmanızı istiyormuş öyle mi?
Evet, annem ve babam benim diş hekimi oluşumu,müzisyen oluşumdan daha çok takdir ediyorlar elbette. Dolayısıyla beni diş hekimi olarak görmekten dolayı da daha mutlular.
Az önce de bahsettiğiniz gibi üniversite yıllarında cover grubu denemeleriniz olmuş. Peki neden müziğe grup olarak değil de bireysel olarak devam ettiniz?
Bana kalsa aslında ben daha devam ederdim herhalde o arkadaşlarımla, -tıp fakültesinden bir çok müzisyen arkadaşım vardı-. Klarnet, gitar, bağlama, perküsyon. Böyle kalabalık bir cover grubumuz vardı. Sonra o grup ikiye bölündü, sonra bir daha bölündü. Bölüne bölüne en son Duygu ve ben kaldık, klarnet ve gitar. İki sene devam etti bu, çok da eğleniyorduk.
Sonra ben biraz içime kapandım ve kendi şarkılarımı yazmaya başladım, tıp fakültesindeki arkadaşların da başka mevzuları vardı ve bir şekilde ayrıldık. Ben demoları yayınlamaya başladıktan sonra yine bir grup toplama dönemine girdim ama olmadı. Kısacası o dönem öyle gerektiği için ayrıldık ve bir daha da bir araya gelemedik.
İsteyerek değil de zorunlu bir ayrılık oldu yani.
Evet, bir süreç içinde kendiliğinden gelişti.
Albüme bakıyoruz, şarkıların hepsinde yazıldığı yer ve tarih belirtilmiş. 2007’de de özellikle yurt ortamında yazılmış şarkılar var. 2007’de sizi en çok ne etkiledi?
Evet şarkıların altına o notları düştüm. 2007- 2008 yurt zamanıydı. Yaşarken zorlukla zahmetle yaşıyoruz o zamanları, ama şimdi dönüp baktığımda bana pek çok şey kattığını görüyorum. Sosyalleşiyorsunuz bir kere, pek çok farklı insanı bir arada görüyorsunuz, onlarla birlikte bir yaşam sürdürüyorsunuz, farklılıklara ve komün yaşama olan bakışınız değişiyor. Oradaki tek başınalık ayrıca çok şey katıyor, insanı olduruyor bence. 2007 garip bir yıldı tabi. "Araf'ta", "Öteki", "Zaman". Bunlar o sene çıkmış şarkılar.
"Zaman"da sanki böyle inişler düşüşler falan var, çok kötü bir şey yaşamış da o şarkıyı yapmışsınız gibi.
"Zaman" aslında Birhan Keskin şiiridir, bestesi bana ait. Ama tabii benim onu şarkı yapmamın sebebi de benzer hissiyatlarla, benzer yerlerden geçmiş olmam. Hatta yıllar sonra Birhan’la bir araya gelip konuştuğumuzda; o şiirin, 80'lerin sonlarında, Edebiyat Fakültesi'nin uzun yüksek koridorlarının hayalini düşünerek yazmış olduğunu öğrendim.Tam olarak zamanını hatırlamıyor, o yüzden albümde de yok öyle bir tarih.
Edirnekapı’nın uzun yüksek koridorlarının dibinde bir yerde bir oda vardı, ben de o odada yapmıştım şarkıyı. Sanki hepimiz farklı zamanlarda, benzer ya da aynı yerlerden geçmişiz de şarkı o sayede çıkmış diye de konuşmuştuk kendi aramızda. Şiiri ilk okuduğumda çok etkilenmiştim ve bir anda böyle bir şarkı çıktı işte.
Tarzınızı Murat Yılmazyıldırım’a benzetiyorlar. Kendisi ilham aldığınız kişilerden biri mi?
Değil. Murat Yılmazyıldırım saygı duyduğum, değerli bir müzisyen ama ben çok farklı kanallardan yürüdüğümüzü düşünüyorum. "Şüpheli Şarkının Şairi" gibi sadece gitar-vokal olarak kaydedilmiş bir şarkıda o gibi benzetmeyi anlayabilirim, ama zaten her müziğin çağrıştırdığı pek çok müzik ve müzisyen vardır, bu koşulsuz gözü kapalı eşitlemeyi anlamıyorum bu yüzden.
Kaldı ki benzetildiğim diğer pek çok müzisyen arkadaşıma dönüp baktığımda; diskografilerinde, "Söylese O, Ben Söyleyemem", "Barışırsa Ruhum" "Matiz'in Şarkısı" parçaları gibi bir şarkıya rastlamıyorum.
Sadece vokal tarzına ya da yazılmış bir iki şarkıya bakarak birilerini birilerine benzetmek, derhal paketlemek ve rafa kaldırmak, bence cahillik ve tembellik. Aynı zamanda taraflara da saygısızlık. Dediğim gibi, aslında pek çoğuyla farklı kanallardan yürüyoruz bence. Vicdanı ve sevgiyi ön planda tutan bütün müzikler ve sözler zaten kardeştir, o ayrı.
Peki, ilham aldığınız isimlere birkaç örnek verebilir misiniz?
Aysel Gürel , Sezen Aksu, Mete Özgencil, Uzay Heparı, Onno Tunç gibi ekoller beni şarkı yazmaya yönlendirdi.
Albümde de zaten Aysel Gürel’e ithaf edilmiş "Peruk Gibi Hüzünlü" adlı bir şarkı var.
Şarkılarınızı arkadaşınızın desteğiyle internete koymamış ve bu albüm projesine girmemiş olsaydınız, müzik hakkında ne yapmaya çalışırdınız? Sadece amatör mü devam ederdiniz, yoksa ben bir albüm yapayım diye mi çabalardınız?
Bu şarkıları yayınlamadan önce, yazdığım şarkıları başka yorumculara iletmek istiyordum. Yazar olarak kalmak ve oradan yürümek niyetindeydim. Herhalde o demo yayınlama ve sonrasında gelen albüm süreci olmasaydı, o kanalı zorlardım ve oradan devam ederdim. Ama şarkılar bir şekilde bana kaldı.
İnternette bazı forumlarda, "Keşke herkes tarafından bilinmeseydi..." tarzında yorumlar var. Sen ne düşünüyorsun bu konuda, nasıl değerlendiriyorsun bu yorumları?
Dinleyici hissiyatı olarak bakıldığında çok doğal. Ben de bir dinleyici olarak kendime baktığımda görüyorum ki; sadece biz sevelim kimse sevesin dediğim gruplar, müzisyenler olmuş zamanında. Mesela "Sakin" için öyle şeyler hissetmiştim vaktiyle. Yani anlayabildiğim bir şey, ama epey de bencilce bence.
Bir müzisyenin, bir albümün, iyi olduğunu düşünüyorsak, sevip sayıyorsak, bence o sözlerin ve melodilerin varacağı en üst noktaya varması dileğinde olmalıyız. Yoksa Türkiye’de müzik niye ilerlemiyor, niye kötü şarkı sözleri var, piyasa niye böyle gibi yakınmalarla daha çok vakit kaybedeceğiz.
Bu yüzden bence iyi müzik varsa, iyi şarkılar varsa, tabi ki popüler olsun, herkesçe bilinsin, gideceği en uç noktaları bulsun. Mayası mı bozulacak, tavrı mı değişecek, ne olacaksa o zaman görülür, nedir yani.
Türkiye’deki müziğin bu durumu genel olarak dinleyicinin bencilliğinden mi kaynaklanıyor diyorsunuz yani?
Yok yok, sadece ondan değil tabi. Bu dediğim sadece bir kanal. Tabi, ki piyasanın şu anki halinin sebebi, başka başka şeyler. Kemikleşmiş bir düzen ve bu düzenin dayattığı birtakım müzik anlayışları, birtakım isimler var. Ana çatı onlar üzerine kurulmuş. Dolayısıyla alternatif ya da yeni bir şeyler yapmaya çalışan insanlara çok az yer kalıyor. Piyasanın durumu belki bu sebepten böyle. Asıl büyük sorun buralarda yatıyor bence.
Yaratıcılığa değil de, daha çok piyasada isim yapmasına önem veriliyor yani...
Evet, ama çok güzel bir nesil geldiğini düşünüyorum ben. Son birkaç yıldır çok değerli müzisyenler, şarkıcılar, şarkı yazarları çıkmakta. Ben bizim kuşaktan çok ümitliyim yani. Bu oturan sistemin çökeceğini düşünüyorum çok yakında.
En çok kimleri beğeniyorsunuz yeni çıkan şarkıcılardan?
Ceylan Ertem var. Ceylan yeni bir isim değil, çok uzun yıllardır müziğin içinde. “Anima”da da söyledi, ama ilk solo albümünü 2010’da yaptı. Bence Ceylan, son on yılın en iyi kadın şarkıcılarından biri.
Seha Can var. Seha’nın henüz bir albümü yok, ama çok uzun süredir o da müzikle uğraşıyor, dinlemeyenler derhal kulak vermeli. Yakın zamanda albüm sürecine gireceğini umuyorum.
Seni Görmem İmkansız, Saltuk Erginer, Künt, Jehan Barbur... Bu saydığım isimleri çok beğeniyorum, albümleri olsun ya da olmasın son birkaç yılda benim çok etkilendiğim isimler bunlar.
"Van için Rock" organizasyonunda bir çok değerli müzisyenle birlikte sahne aldınız. Peki karar vermenizden konsere çıkışınıza ve konser sonrasına kadar nasıl bir süreç yaşadınız? Orada neler oldu neler hissettiniz?
"Van için Rock" organizasyonunu ilk kez, Doğan ve Güneş Duru’nun (Redd) Twitter sayfalarından gördüm. O şekilde haberdar oldum organizasyondan. Hemen, her şekilde destek verebileceğimi ve bu organizasyonun içinde olmaktan mutluluk duyacağımı belirttim. Zaten çok kısa bir süre içinde muhteşem bir organizasyonla bir araya geldiler ve bir hafta sonra konser oldu. Çok kıymetli müzisyenler geldi ve bütünde baktığımda çok başarılı buldum ben organizasyonu, 500 bin lira gibi bir gelir toplandı.
Dolayısıyla hem müzik adına beni çok heyecanlandırdı ve umudumu biraz daha iyileştirdi; hem de müzisyenlerin bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar güzel şekilde organize olması, şarkılarını Van’daki kardeşlerimiz için bu kadar istekle, bu kadar şevkle söylemiş olmaları, organizasyonun bu kadar samimi bir şekilde gerçekleşmiş olması beni çok memnun etti o gün. Çok güzel bir gün geçirdik orada hep birlikte.
Oraya katılan herkes çok güzel bir gün geçirmiştir mutlaka, zaten çok büyük bir katılım vardı...
Evet katılım da çok iyiydi. Aynı şekilde, insanların oraya ilgisini gördüğümde umutlandım ve gelen dinleyici arkadaşlarımız için de ayrıca gurur duydum. Oradan elde edilen gelirle, şimdi Van’da bir okul yaptırılacak. Doğan ve Güneş arada duyuru yapıyorlar. "Van İçin Rock" sayfasında da duyurular yapılıyor. Hatta sanırım birkaç gün önce okulun yerine bakmaya ve Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalamaya gittiler. Organizasyon böyle bir kanala yürüdü, bundan da çok mutluyum.
"Van için Rock"ta "Öteki"yi seslendirdiniz. Bu şarkıyı seçmenizin özel bir sebebi var mı?
Evet özel bir sebebi var. Aynı dönemde hem deprem oldu ve birçok kardeşimiz hayatını kaybetti, kalanlar da orada çok ağır şartlarda yaşamaya devam ediyorlar, hem yine yakın bir bölgede pek çok asker kardeşimizi kaybettik.
Tüm bunlar garip bir şekilde hepimizi birbirine düşman etti. Bunlara sevinenler oldu, üzülenler oldu. Sen daha çok üzüldün, ben daha çok üzüldüm, şöylesi doğru böylesi yanlış, iyi de oldu, bizler sizler onlar, gibi farklı farklı, düşündüğümde beni hâlâ şaşırtan birtakım görüşlere, tartışmalara tanık olduk. Bunları dehşetle izledim.
İnsan hayatı söz konusu olduğunda inandığınız şeyin, doğduğunuz şehrin, kim olduğunuzun, kimlik kağıdınızda yazan birtakım genel geçer bilgilerin hiçbir önemi yok bence. O konserde "Öteki" çalmamın sebebi buydu. Biz burada insan hayatı için bir araya geldik demek için.
Hangimiz öteki dediniz yani…
Evet, hangimiz öteki? Çünkü hiçbirimiz birbirimizin ötekisi olmak zorunda değiliz. Aslında baktığımızda hepimiz yan yanayız.
Başka bir soruya geçelim. Biliyorsunuz dünya çapında festivaller düzenleniyor. Siz bir festivale katılmak isteseniz, hangisinde sahne almak isterdiniz?
Aslında dünya bazında düşündüğümüzde, festivaller konusunda pek bilgili değilim. Sahne almak anlamında değil ama "Sziget Festivali" var. Balkanlarda gerçekleşiyor, bildiğim kadarıyla on beş günlük bir festival. Hatta bu yaz gidecektik olmadı. Ona bir şekilde katılmayı çok isterim. Pek o kafada bir müzik yaptığımı düşünmüyorum, ama belki ileriki zamanlarda öyle bir şeyler olabilir. Dinleyici olarak gitmek isterim yani. Belki farklı etnik müziklerin bir araya geldiği bir festivalde de yer alabiliriz, hoş olurdu.
Ülkemizde sanatlara baktığımızda görüyoruz ki sinema, plastik sanatlar, edebiyat mesela dünya çapında ilgi görüyor, ama geriye kalanlarda dünya çapında büyük başarılar yakalayamıyoruz. Buradaki asıl sorun nerede sizce?
Bunu değerlendirebilecek mevkide görmüyorum pek kendimi ve diğer yandan aslında durumun o kadar kötü olduğunu da düşünmüyorum. Sadece elde edilen başarılar medyada yeteri kadar yer almıyor benim bildiğim kadarıyla.
Mesela müzikte de aslında dünyanın pek çok ülkesine pek çok müzisyenimiz gidiyor ve birbirinden güzel konserler veriyorlar. Dünya çapında tanınan müzisyenlerimiz var. Erkan Oğur, Ahmet Ertegün, Fazıl Say, Gevende... Tabii ki çok daha iyi olabilir, çok daha fazla müzisyen kendi melodilerini kendi sanatını dünyanın başka başka yerlerine götürebilir. Bu belki biraz içinde bulunduğumuz dönemle ilgili. Özellikle birkaç yıldır garip bir süreçten geçiyoruz.
Baktığımızda; gerek albüm kapağınızdaki gerek internetteki profil resimlerinizde, fotoğraflarınız değil de çizimler ön planda. Kendi isminizi de kullanmıyorsunuz. Özellikle mi kendinizi ikinci plana atıp gizlenmeye çalışıyorsunuz?
Aslında o bahsettiğiniz dönem, bir yıl öncesine kadar olan bir dönemdi. Ama Ocak konserleri itibarıyla, yaklaşık bir yıldır, o dönemi biraz geride bıraktığımı düşünüyorum. Evet demoları ilk yayınlamaya başladığım günlerden Ocak 2010'a kadar tamamen geri plandaydım, çünkü her seferinde de söylediğim gibi şarkıları ön plana çıkarma gayretindeydim. Şarkıların nereye varacağını merak ediyordum.
Bir müzik iyiyse, sözleri iyiyse; söyleyen ya da yazan kişinin isminin cisminin bir önemi olmadığını düşünürüm. Bu yüzden de, şarkıların gidecekleri yeri merak ettiğim için, evet bilinçli olarak, geride durdum; ama bu kuru kuru gizemli olmak, oradan nemalanmak gibi bir hissiyatla yapılmış bir şey değildi.
Albüm kayıtlarının bitiş süreci ve albümün çıkışı itibarıyla da bu artık biraz geride kaldı. Çünkü son bir yıldır biyografi ve fotoğraflar yayınlanmaya başlandı. Artık merak eden herkes benim kim olduğumu, neye benzediğimi biliyor. Çünkü ben o şarkıların varabileceği yeri az çok kestirdim ve tamamen bir gizem perdesi arkasına saklanmanın da bir manası olduğunu düşünmüyorum.
Son olarak "Mabel Matiz" isminin hikayesini anlatabilir misiniz bize?
Arkadaşlar arasında kullandığımız bir isimdi Mabel. Daha önce birçok kere daha söylediğim gibi, Buket Uzuner’in "Kumral Ada Mavi Tuna" romanından geliyor. Çok etkilenmiştim ben o kitabın kurgusundan.
Biz de aslında onu merak ediyoruz. Biyografinizde okuduk bu romandan geldiğini. Peki ama sizi ne etkiledi o romanda bu kadar?
Tuna’yı ve onun Ada’yla olan ilişkisini çok içselleştirmiştim. O zamanlar bir arkadaşımla birbirimize, Mabel diye sesleniyorduk, daha sonra o bir şekilde bana yerleşti ve bu şarkıları yayınlamaya başladığımda da öyle devam ettim.
Yani kitapta kendinizi buldunuz…
Evet Tuna’da özellikle kendimi bulmuştum o zamanlar, onu kendimle özdeşleştirmiştim. Mabel’i bu kadar sahiplenmemde etkilidir.
Peki "Matiz"1 ismi neden? Mabel’e olan düşkünlüğünüzden mi, yoksa müziğe olan düşkünlüğünüzden mi?
Matiz, müzik tarafını temsil ediyor aslında. Hem bazı ülke müziklerine çok ilgi duyuyor olmam, kendime yakın buluyor olmamla ilgili hem de biraz dünyaya bakışımla ilgili. Matiz’i o yüzden koydum Mabel’in yanına. Çok düz bakmasınlar bu şarkıları dinleyenler, sallanarak dinlesinler diye...
Çok teşekkür ederiz bu keyifli röportaj için...
Ben teşekkür ederim.
1- Matiz Eski Yunancada çok sarhoş,düşkün kimse anlamına geliyor.
Röportaj: Gülşah Tahtacı & Bengü Aktaş & Ahmet Kemal Sürmeli - Fotoğraf: Abdurrahman Demirelli
Montaj: Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan: Oğuz Kaan Ç Kılınç
Leave your comment