Facebook Twitter YouTube Google+ Mail

BUCampus Press

Doğu Yücel İle Uzun Uzadıya Bir Röportaj

Posted by Ahmet Kemal Sürmeli
Ahmet Kemal Sürmeli
Ahmet Kemal Sürmeli has not set their biography yet
User is currently offline
on Tuesday, 03 January 2012 in Interview

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğin için sana teşekkür ederiz. İlk olarak; bize biraz kendini tanıtabilir misin?

15 Nisan 1977’de, İstanbul’da doğdum. Çocukluk ve gençlik yıllarım, aynı zamanda okul yıllarım, İzmir’de geçti. Sizin benimle röportaj yapıyor olmanızın sebebi; gazeteci ve yazar olmam. Bu da lise yıllarımda, hikayelerimle birkaç yarışmada ödül almama dayanmakta. Akabinde gelişen olaylar, kitaplarımın çıkması ve aynı zamanda Blue Jean ve Headbang dergilerinde yazar olarak çalışıyor olmam.

Öncesinde NonServiam vardı elbet…

Evet. Bunun yanı sıra iki filmin de senaryosunu yazdım; "Okul" ve "Küçük Kıyamet"
Kısaca kendimi size böyle tanıtabilirim.

Yaklaşık kaç yıldır bu mesleği yapıyorsun?

Gazeteciliği, profesyonel olarak yaklaşık 11 yıldır yapıyorum. Başlarda, Radikal gazetesinde ekler kısmında çalıştım. Orda bir süre çalıştıktan sonra Blue Jean’e geçtim. Kısaca 2000’den beri bu işteyim. Ama önceleri, fotokopi dergiler de yazdım. Bu şekilde bir amatör denemem de oldu.

Yaptığın bunca işi tek bir cümlede nasıl tarif edebilirsin?

"Yazı yoluyla insanlarla bir şey paylaşmak" olarak özetleyebilirim.

Mesleğe başladığında yapmış olduğun ilk işi hatırlıyor musun?

Profesyonel olarak mı? Amatör olarak mı?

İkisinde de..

Ben birkaç daldan ilerlediğim için, yaptığım iş en başta hikaye yazarlığıydı. Ona da ilkokul yıllarımda, okumayı öğrenir öğrenmez başlamıştım. Hikaye yazarlığında, profesyonel aşamaya adım atışım ise Gençlik Kitabevi Öykü Yarışması’na katılmamla oldu. 1996’da katıldığım bu yarışmada, hiç derece alamamıştım. Bana göre o ilk adımımdı; çünkü hiçbir ödüle layık görülmemek beni kamçılayan bir şey olmuştu.Bunun üzerine hırs yaptım ve bir sonraki sene birinci oldum. Ama ödül “Başarı Ödülü” adı altında iki kişi arasında paylaşılmıştı. Hiikayeci yanımın ilk adımı, benim için odur

Gazetecilik için konuşacak olursak; NonServiam Dergisi’ne yazılar göndermiştim. İlk yazım da, Yüzüklerin Efendisi üzerineydi. Senaryo olarak ilk adımım ise, İzmir’de gittiğim bir film kursuydu. Orada “Akrebin İntikamı” isimli kısa bir film senaryo yazmıştım. Bu anlattıklarım, amatör hayatımdan kesitlerdi.

Profesyonel hayat olarak da, ilk olarak Radikal Gazetesi’nin ekler bölümünde bir Blues festivali üzerine imzasız bir yazı yazmıştım. İlk yazım oydu.

Radikal gibi bir gazete ile iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.

Evet, bu biraz şansla oldu. NonServiam’da beraber çalıştığım yazarlardan bir tanesi orada çalışıyordu. Oradan ayrılınca da yerine beni tavsiye etmişti. Bu örneği de sürekli veriyorum, sebebi de şu; bütün gazeteci olmak isteyenler genelde bu işe en tepeden başlamak istiyorlar. Oysa o tepeye varabilmek için, öncesinde; gerçekten gönülden, amatörce hislerle ve herhangi bir kaygı gütmeden başka bir yerlerde emek sarf etmeleri gerekir. Bu sayede kendilerini gösterebilirler.

Mesela ben NonServiam’da iki sene hiç para almadan, boş vaktimin çoğunu harcayarak alınteri ile bir şeyler yazdım. Yakın çevrem “Burada yazarak ne kazanıyorsun?” diye sorardı hep. Ama o iş bana Radikal’in kapısını, Radikal de bana bu işin kapısını açtı. Bu sayede ilerledim.

Gerçekten iyi bir yoldan ilerlemişsin. Meslek hayatında, profesyonel dönemin olarak kabul edelim, NonServiam’da değil de Blue Jean veya Headbang’de kafanda soru işaretleri ile yaptığın işler oldu mu? Herhangi bir konser, röportaj ya da yazı?

Aslında her ne kadar Blue Jean’e girmek benim hayatımda bir dönüm noktası olmuşsa da, ben dergiye girerken tereddüt içerisindeydim; çünkü o zamana kadar Rock ve Metal dışındaki müziklerle iç içe değildim. Blue Jean’de Funk ve R&B grupları üzerine bazı küçük çaplı yazılarım oldu, ama benden bir keresinde Destiny’s Child kritiği istemişlerdi. O da benim dönüm noktalarımdan biridir; çünkü ben karşı çıkmıştım buna. Sonrasında, o zamanki editörümüz Kutlu Özmakinacı bana bir müzik yazarının her türlü müziğe hakim olması gerektiğini anlatmıştı ve beni ikna etmişti. Ardından o kritik üzerinde zaman harcayıp güzel bir yazı ortaya çıkarmıştım.

Aynı zamanda ben bir aydınlanma yaşadım orada; o ana kadar aslında müziğe çok dar bir pencereden baktığımı gördüm. Her ne kadar bir konser veya röportaj olmasa da sorduğun sorunun cevabı bu. Ondan sonra Rap sanatçıları olsun, Electronic sanatçıları olsun; hepsinin röportajlarına gittim, onlar hakkında yazılar yazdım. Şimdilerde bile o türlere çok hakim olduğum söylenemez, ama üzerinde kafa yorup biraz da araştırma yapınca altından kalkabilirsiniz.

Tereddütlerden sonrasına bakarsak; yine Blue Jean’de iken heyecan yaptığın bir proje oldu mu? Mesela “En büyük hayalimi gerçekleştirdim!” dediğin bir proje gibi?

Çok oldu. Bazıları zaten soruyor, “Neden Blue Jean’de çalışıyorsun?” diye. Ben zaten her zaman bir müzik dergisinde çalışmak istemiştim ve düşündüğüm zaman şunu görüyorum ki; başka bir dergide çalışsam istediğim yazıları yazamam. Ama Blue Jean’de böyle bir fırsatım var.

Buradan yola çıkıp heyecan verici bir projeme gelecek olursak; bir ara yaptığımız Lost dergisini söyleyebilirim sana. Benim için çok heyecan verici bir projeydi, aynı zamanda projenin de başındaydım. Yaklaşık 10 gün içerisinde, yaklaşık 56 sayfalık bayağı kalın bir dergi yaptık. Çünkü benim bir müzik dergisinde çalışmak hayalimdi, ama benim takip ettiğim SFX denilen dergiler var; yurtdışındaki bilim kurgu ve fantastik sinema filmlerini ve fantastik edebiyatı kapsıyan dergiler. Türkiye’de de, buna benzer birşeylerin olmasını istiyordum hep. Ama Türkiye’de bunu yapmak imkansız. Bir çok kere proje olarak götürdük, ama reklam alamayacağından dolayı geri döndü hep. O yüzden Lost dergisi benim için çok heyecan verici bir projeydi. Ondan sonra kurum içinde, o dönemlerde ayın en iyi promosyonu diye bir yarışma yapılıyordu ve o ay Lost dergisi kazandı. Daha geniş çaplı bakarsak; Headbang de bizim için çok önemli bir projeydi. Onun hayata geçmesi ve hayatta kalması bizim için oldukça önemliydi.

En son çıkan kitabınız "Varolmayanlar"dan bize biraz bahsedebilir misin?

Tabii. "Varolmayanlar", bir önceki romanım "Hayalet Kitap"tan sonra aklıma gelen bir fikrin 7-8 sene boyunca gelişmesi ve üzerinde çalışılmasıyla ortaya çıkan fantastik gerçekçi bir roman. Genç bir iş adamının etrafında gelişiyor olay. İsimsiz roman kahramanı, bir gün babasından kalan antika bir kalemle bir hikaye yazıyor ve ertesi gün yazdıklarının birebir gerçekleştiğini okuyor gazetelerde. Bu hikayeyle fantastik-gerçek edebiyatın arasında her zaman yakalamak istediğim dengeyi yakaladım ve son zamanlarda kafayı taktığım sistemle ilgili problemlerimi kağıda dökmüş oldum.

"Hayalet Kitap"ın ardından, "Varolmayanlar" oldukça gecikmeli geldi. Sebebi kurgusu mu yoksa işe verdiğin ağırlık mı?

Birçok sebebi var. Öncelikle, "Varolmayanlar"ın hikayesinin kafamda netleşmesi zaman aldı. Daha sonra da, o hikayeyi nasıl kağıda dökeceğimi bilemedim. Ben "Varolmayanlar"ı çok büyük ve komplike bir yapboza benzetiyorum. Yapbozu bir araya getirmem için vakte ihtiyacım vardı.

Onun dışında bu 8 sene içinde, askerlik süreci ve iki sinema filmi araya girdi. Ve ilk kitabımı yazarken bir işe sahip değildim, gazetecilik de çok zaman alan bir iş. Bu yapbozu tamamlamak için, bu süre içinde yaşayacağım hayat tecrübelerine de ihtiyacım vardı. Ağır bir kitap çünkü. Hem varoluşçu tarafı, hem sistemle, aşkla, sektörle ilgili söylemek istedikleri var. Bunu 5 sene önceki ben yazamazdı; şimdiki ben yazdı.

"Okul" ve "Küçük Kıyamet" filmlerinden bahsettik. O filmlerde "Varolmayanlar"dan izler var mı? Kafanda oluşturduğun şeyleri oraya yansıttın mı, yoksa sadece konuya bağlı olarak yazdığın şeyler mi?

"Okul"da yok. Çünkü "Okul", zaten "Hayalet Kitap"tan hemen sonra geldi. "Varolmayanlar"ın fikri, o zaman çok fluydu. Ama "Küçük Kıyamet"te, özellikle Bora karakteri üzerinde, "Varolmayanlar"ın etkisi var.

Mesela "Varolmayanlar"da, o diş macunu teorisine yer verdim. Diş macununun içinde ki floroid maddesinin, aslında zehirli artıklardan meydana geldiği biliniyor ve hiçbir işe yaramadığı da ortaya çıkmış bir gerçek. Bunları söyleyince insanlar deli diyor, ama bu kanıtlanmış. O yüzden floroidsiz diş macunları öneriliyor, ancak bunlar da yurtdışından getiriliyor ve fiyatları oldukça yüksek.

Mesela bu bilgiyi ben "Varolmayanlar"da kullanacaktım, kullandım da. Ama "Küçük Kıyamet"te de kullandım. Filmde Başak karakteri, Bora'ya "dişini fırçala" diye emir verir ve Bora cevap olarak diş fırçalamaya karşı olduğunu söyler. Mesela o ordan kalma.

Filmin bir başka sahnesinde, ablası "güneş gözlüklerin sahte herhalde, orijinalini alsana" der ve Bora da aslında onların hepsinin aynı olduğuna dair bir teori ortaya sürer. Bu komplo teorileri, aslında "Varolmayanlar"daki yapıyla biraz örtüşüyor.

Benim zaten sevdiğim temalar var, onları sık sık kullanıyorum. George Lucas’ın da bir lafı vardır, o da bazı temaları hem Star Wars hem de senaryosunu yazdığı diğer filmlerde kullanır. Yaptığı işleri, hep senfoni olarak adlandırır. Senfonilerde bazı bölümler tekrarlanır. O yüzden ben de aşk, ölümsüzlük, doğa üstü güçler, gerçekler içinde aslında göremeyeceğimiz şeylerin varlığı gibi sevdiğim temaları, farklı şekillerde tekrarlıyorum.

"Varolmayanlar"la ilgili olarak, okurların o kitapta neler bulacak?

Kendi kitabımın reklamını yapmaya müsait sorularda zorlanıyorum, ama yapayım:
Çok gerçek bir dünyanın içinde, sürekli karşı karşıya oldukları ve yakın zamanda iş hayatına atıldıklarında, kendilerini tam göbeğinde bulacakları bir dünyanın klişelerini bozan bir fantastik macera bulacaklar. Onun dışında sistemle ilgili, bir çok kişinin artık daha yüksek sesle söylemeye başladığı dertleri, yaşadığımız düzenin çarpık yönlerini, varoluşçu bazı fikir kırıntılarını ve gerçek aşkla ilgili birkaç dokundurmayı bulacaklar.

Biraz daha aktüel konulara gelirsek, ülkemizde yerli veya yabancı sanatçıya, sanata verilen değer nasıl sizce?

Farklı kesimlerin, farklı bakışları var. Politikacılar, gençler hepsi farklı. Dünyanın her yanında nasılsa öyle.

Belki çoğu sanatçının derdini anlatmada zorlandığı bir ortam olduğu söylenebilir. Buna çok klişe yanıtlar verilebilir, farklı bir yanıt vermeye çalışıyorum.

Popülist bir bakış açısı var. Ne kadar takipçisi, reytingi varsa, ne kadar çok satıyorsa o kadar iyi görüyor insanlar. Bu da tabi ne sanatı, ne de sanatçıyı bir yere getiriyor. Sanatçı ticari kaygılarla işine devam ediyor ve moda olmak için bir takım hareketler yapıp tavizler vermeye başlıyor. Bu çok kötü bir kısır döngü.

Yazar olmanın ve çok satmanın bazı kuralları var. Ekonomik gerçekler de var. Bir yazarın hayatını idame edebilmesi için bestseller olması lazım, diğer türlü Türkiye'de para kazanamıyor. Nihayetinde o kurallara uyan yazarların özgürlüğü kısıtlanıyor, bir çerçeve içinde kalıyorlar. Alan memnun, satan memnun oluyor böyle bir kısır döngüde.

Sadece yerli olarak bakalım. Yetiştirdiğimiz sanatçılar, yabancı ülkelerde genel olarak neden kabul edilemiyorlar?

Aslında genel olarak bir kabul edilmeme yok. Sonuçta Nobel’i aldık, Altın Palmiye’yi aldık. Birçok yazarımızın kitapları da yurt dışında çok iyi satılıp bestseller olabiliyor.

Türk sineması, yurt dışında ciddi bir biçimde takip ediliyor. Özellikle Art House sinemamız. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Ferzan Özpetek gibi yönetmenlerimiz var.

İyi eserler dünyada yer bulabiliyor dünyada, tıpkı müzikteki gibi. Müzikte de daha evrensel işler yapılsa, kaliteli sanatçılarımız iyi bir yere gelebilirler. Aslen sanatta bir sorunumuz yok bence.

Daha çok şöyle denebilir özellikle sinemada, popüler sinemamız çok kötü. Mesela Art House sinemamız süper; çok iyi, dünyada yeri olan bir sinema, ama artık popüler sinema deyince aklımıza gelen "Recep İvedik"ler olsun, Sinan Çetin filmleri olsun, dünyada hiçbir yere konmayacak, niteliksiz filmler. "Recep İvedik"i de almayayım, çünkü o film de dünyada bir yere konabilen, Türkiye’ye ait fena olmayan bir komedi filmi, aynı zamanda Peter Sellers’tan birşeyler kapmış. Ama diğer filmlerimiz gerek senaryosuyla, gerekse reklam filminden bozma görüntüleriyle dünyada hiçbir yere konamaz. Sıkıntı da burada zaten, soruyu da bu nedenden dolayı sormuş olabilirsiniz. Çünkü; Art House sinemamız bir yerde, Orhan Pamuk, Elif Şafak ve bunun gibi birçok yazarımız önemli yerlerde…

Edebiyatta, resimde, plastik sanatlarda bir sıkıntımız yok. Müzikte de klasik müzikte de iyiyiz. Fotoğrafta da iyiyiz, Ara Güler sayesinde.

Bu işe girmeden Rock ve Metal çevresinde dönüyordu senin çevren. Blue Jean’e girdikten sonra edindiğin çevre olsun, yazar kadrosu olsun, müzik kültürü senin kafanda nasıl değişti? Yeni kültürlere alışmakta hala bir sorun çıkıyor mu, yoksa hala zorluk çekiyor musun?

Yelpazem genişledi diyebilirim. Bakış açım, at gözlüklerinden kurtuldu. Müziğe şöyle bakmaya başladım; Guns ‘N’ Roses’in şu anki gitaristi söylemişti bunu, "Aslında bütün melodiler, bütün riffler; farklı giysiler giydirdiğimiz, ses frekanslarıdır."

Bunu şöyle de açıklayabiliriz; bir Pop şarkısının melodisi, bir Rock gitaristinin aklına gelseydi o Rock şarkısı olurdu, bir Rock şarkısının melodisi, bir Electronic gitaristinin aklına gelseydi oradan bir Club parçası çıkardı gibi.

Çok uzak şeylerden de bahsetmiyoruz. Sadece bakış açısı ve o şarkıyı yapma amacı değişik. Bu değişikliğin nedenine gelince; bir Rock şarkıcısı o yaptığı melodiyi, isyan duygularını dışa vurmada kullanırken; bir Electronic müzisyeni eğlendirme amaçlı kullanabilir melodileri.

Bazı müzisyenler de artık müziği ayırmamaya başladılar. Bazıları imajı bozmamak adına, “Biz Rock dinlemiyoruz!” falan diyorlar da yalan, elbette ki dinliyorlar. Kısaca ufkum açıldı diyebilirim. Herkesin de ufkunun açılması lazım. Bu tip bir şey insanın metalci oluşundan bir şey götürmüyor; Tokio Hotel dinlemek veya Avril Lavigne dinlemek.

Bu tip etiketler de bir yaştan sonra saçmalaşıyor. Mesela ben zamanında, Public Enemy ve Beastie Boys dinliyordum. Bazı arkadaşlarım bana, “Abi bunlar dinlenir mi?” diyorlardı. “Biz Metalciyiz” gibi şeyler diyorlardı, ama sonrasına baktığımda hiçbiri müzik dinlemiyor şu anda. Çünkü; tek bir müzik dinlemekten dolayı, müziğin tamamından soğudular.

Bununla beraber; bazı müziklerin formda olduğu dönemler oluyor, formda olmadığı dönemler oluyor. Mesela 90’lı yıllarda Heavy Metal’in düşüşe geçmesinin sebebi, aslında o dönemki klasik metal gruplarının kötü işler çıkarmış olmasıdır. Zaten Judas Priest’ta Rob Halford yok, Iron Maiden’de Bruce Dickinson yok. Bu iki demirbaş grup kötüye gidiyorsa, zaten o müzik türünün tamamı da kötüye gidiyor. O yüzden de dönemden döneme hangi müzik türü formdaysa, ben o müzikten beslenmeye çalışırım. Ama yine de Distortion’dan vazgeçmiyoruz.

Mesleğe başlamadan ya da başladıktan sonra belirli bir idolün oldu mu?

Bazı özelliklerini kıskandığım yazarlar vardı. Mesela ilk başladığımda röportajlara, Kerim Tunçay vardı Lanet dergisinde ve “Kerim Tunçer kadar iyi röportaj yapmak istiyorum.” diye bir hedef koyduğumu hatırlarım.

Hikayecilikte ise Müfit Özdeş diye bir ustamız vardı, onun gibi yazmak benim hedeflerimden biriydi. Daha büyük yazarları da düşünmüştüm, Jules Verne gibi.

Ama her örnek aldığım kişinin tek bir özelliğini istedim. Mesela; Müfit Özdeş'in masalsı fantastik üslubu gibi yazabilmek, H.P.Lovecraft gibi uzun ama anlaşılır, aynı zamanda mistik cümleler yazabilmek, Douglas Adams gibi okura kahkaha attırabilecek kadar komik olabilmek, Boris Vian gibi sürrealizmle kalbe dokunabilmek...

Hep belli isimlerin, belli özelliklerini istedim. Tek bir insan gibi olmayı hiç istemedim, ki tek bir insandan beslenmek bir insanın düşebileceği en büyük yanlıştır bence. Önemli olan birçok insandan etkilenip kendine ait bir karakteri ortaya çıkarabilmek.

Mesleğe başlamadan önce ya da sonra, çok severek dinlediğin, bağımlısı olduğun bir albüm, parça ya da müzisyen oldu mu?

Başta Iron Maiden olmak üzere birçok grup var. Benim çok mutsuzken, özellikle hemen takıp dinlediğim; Iron Maiden’dan Seventh Son of a Seventh Son, Halloween’den Keeper of the Seven Keys Pt.2… Bu tip parçalar, hep benim ruh halim bozukken iyileştiren albümler.

Dergi ve kitaplar dışında, amatör ya da profesyonel olarak uğraştığın bir sanat dalı var mı?

Yoğunluğum yazmakla ilgili sanatlar üzerine aslında. Lisedeyken bir grubum vardı ve orada vokal gitaristtim. Sonra çok iyi olmadığımı düşünerek bıraktım, ama yeniden hortlatmak gibi bir düşüncem var.

Onun dışında fotoğraf çekmek, teleskop almak, bisiklet kullanmak gibi alanlara da el atıp kendimi bu alanlarda da geliştirmek istiyorum.

Yazıyla ilgili bir alana yönelecek olursam, tiyatro oyunu yazmak gibi bir isteğim var. Diğer dallardan her ne kadar örnek verdiysem de, mesela gitar çalmak dedim, onu yapabileceğimi düşünmüyorum. Ama tiyatro oyununu, daha yapabileceğim bir iş gibi görüyorum. Çünkü yazmakla ilgili, tek kişilik bir uğraş. Ben biraz yalnız bir adam olduğum için, tek kişilik yapılabilecek işlerde kendimi daha iyi görüyorum.

Zaten sinema yazdığın için, tiyatro senaryosu yazmak biraz daha kolay gelecektir diye düşünüyorum...

Evet. Tabii ki benziyorlar, çünkü onların kitaplarına baktığında bile aynı şeyleri anlattığını görebilirsiniz.

Son olarak sınırlarımız ötesinde yapılan gezici turlardan, Sonisphere hariç, hangisinin Türkiye’de yapılmasını istersin ve neden?

Rap, Rock, Indie ve Metal müziğin bir arada bulunduğu ve bu saydığım türlerin en iyi isimlerini barındırmasından ötürü Pinkpop’u isterdim. Özellikle de deniz kenarında olursa iyi olur.


Röportaj: Ahmet Kemal Sürmeli & Nihal Karaman - Fotoğraf: Abdurrahman Demirelli
Montaj: Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan: Oğuz Kaan Ç Kılınç

Rate this blog entry

Comments

No comments made yet. Be the first to submit a comment

Leave your comment

Guest
Guest Thursday, 23 February 2012