Facebook Twitter YouTube Google+ Mail

BUCampus Press

Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Friday, 27 January 2012
in Interview

Röportajlarınızın birçoğunda “Bay J” isminin hikayesi sorulmuştur mutlaka ve siz defalarca dile getirmekten bıkmış olabilirsiniz. Ama bir kez de biz rica etsek bu ismin hikayesini?

Adım Jerfi. Jerfi adının da, 1993’te siz minik fasülyeler iken, Londra’da yayın yapıyorduk. Çünkü RTÜK oluşmamıştı daha. Broadcast’ı uydu ve Türkiye diye yapıyorduk. O zaman oraya gittiğimizde yayın yönetmenim Ümit Zileli idi. “Jerfi’yi anlamazlar kolay kolay” demişti. Bay J olsun, herkesin anlayabileceği kısa ve net bir isim olsun dedik. O günden beri bu ismi kullanıyorum. Bir süre geçtikten sonra da ismi değiştiremiyorsun. “Ben sıkıldım, başka bir isim kullanalım” falan diyemiyorsun. Öyle bir lüksünüz yok yani. Herkes sizi öyle tanıyor.

Jerfi’nin anlamı nedir?

Jerfi, Farsça bir kelime. Fransızcada da var, o da Farsi kökenli bir kelime. Türkiye’de bu ismi taşıyan herhalde 20 kişi vardır 70 milyon içinde. Jerfi, Farsça’da derinlik, incelik anlamına geliyor.

Virgin Radio’nun zirve yolculuğunda hiç şüphesiz birinci etkenlerdensiniz. Çalıştığınız kurumları zirveye taşıdınız, bu herkesin hayali olsa gerek...

Daha Virgin ile çok işimiz var. Yani şöyle ki ben 17 senelik bir radyodan  yeni kurulmuş bir radyo istasyonuna geldim ve reyting yapmaya çalışıyoruz, Virgin’i en çok dinlenen radyo haline getirmeye çalışıyoruz. Bilinirliği artırmak, sevilen bir radyo haline getirmek kolaydır.

Ancak reytingi 15-20 sene yayın yapan özel radyolar seviyesine getirmek o kadar kolay bir iş değil. Zaman gerekiyor, çok çaba sarfetmek gerekiyor. Hatta şu kadarını söyleyebilirim, kariyerinize baştan başlamak anlamına geliyor. Her şeyi sıfırdan alıyorsunuz. Bir bebek aldığınızı düşünün; onu eğitmek zorundasınız, psikolojisiyle, fiziksel bakımıyla onu büyüteceksiniz. Virgin de öyle benim için.

Virgin Radio için veya genel olarak radyo programcılığı kariyerinizde, önümüzdeki süreçte gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz var mı, başarmak istedikleriniz?

Başarmak istediğim çok şey var. Yapmadığım o kadar çok şey var ki bunların sebebi de benim seçimlerim oldu. Yani öyle ki Power FM’de 9 sene geçirdim  ve televizyon projelerinde yer almamıza izin verilmiyordu. O kadar ki röportaj vermemize bile izin verilmiyordu.

Eski patronum Cem Hakko; "Radyocunun bir büyüsü vardır. Çok fazla tanındığı, görüldüğü takdirde o büyü bozulur. İnsanlar seni canlandırdığı şeklin dışına çıkarmak zorunda kalırlar ve kaybederler o büyüyü. 'Aaa, bu muymuş? Kıvırcık değil miymiş? Şişman değil miymiş?' gibi…"

Ona ait bir düşünce bu. Ben buna katılmıyorum. Çünkü 2010 senesinin ilk ayından beri Doğuş grubundayım. 4 tane televizyon programı yaptım. Birçok iş yapıyorum aslında; konserler veriyorum, her türlü röportaj veriyorum ve radyo programım hala dinleniyor. Çünkü bu işinizi ne kadar ciddiye aldığınızla alakalı. Ben hala programıma yatırım yapıp, ona çok vakit ayırıyorum.

"Radyo programcılığı benim için … demek." bu boşluğu doldurabilir misiniz?

Radyo programcılığı demek kendini keşfetmek demek. Özellikle bu kadar uzun yıldır, 20 senedir radyo programı yapıyorum, o kadar çok şey anlattım ki bugüne kadar yayında, kendimi keşfetmek için bir fırsat oldu bu. Hiçbir şey bulamadığım zaman beynimin derinliklerindeki acayip ve garip fikirlerimi çıkarıp anlatmak zorunda kaldım ve kendimle ilgili çok şey keşfettim. Bir sürü güzel kızla tanışıp harika zamanlar geçirdim falan, o da var, radyo programcılığı o da demek, ama ilk söylediğim daha doğru oldu sanırım.

Dinleyici grubunu transfer olduğu radyoya topyekün taşıyabilmek her radyo programcısının harcı olmasa gerek. Nedir bu büyü? Özel formülünüzü açıklamanızı beklemiyoruz mutlaka, fakat birkaç ipucu rica etsek?

Tüm dinleyicileri taşıyabildiğimi zannetmiyorum. Çünkü çok köklü bir radyo grubundan geldim buraya ve radyonun kemikleşmiş dinleyicisi radyoda kalıyor. Ama "Akşam iş dönüşü eve giderken ben ancak Bay J ile rahatlıyorum, onun programını dinlemeyi seviyorum." diyen herkes frekans değiştirdi.

Popüler bir sunucuyum, benimle beraber bu radyoya gelen bütün dinleyiciler çok mutlu etti beni. Neticede yabancı hit müzik çalan radyolar, aynı şarkıları çalıyorlar. Yayın kalitesi de aşağı yukarı aynı. Frekans değiştirmelerinin hiçbir sakıncası yok. Transferin anlamı da bu demek zaten. Televizyonlarda da öyle, programı transfer ediyorlar ve öbür kanalı açıp izliyorsunuz programı.

Yayında birçok şey yaşıyorsunuz, tecrübe ediyorsunuz. Bunların aralarından en ilginç olan bir tanesini rica edebilir miyiz?

Aslında bilmiyorum, hatırlamıyorum. Hani birtakım teknik sorunlar yaşayıp önce aramızda çok stres yapıp sonrasında çok güldüğümüz olmuştur. Ama şu an, nedense, özellikle parmağımı basıp bir olayı belirtemiyorum.

Peki, yayın sırasında unutamadığınız bir olay?

Yok, hayır. Devasa, ilginç bir şeyler gelmedi başıma. Yani yayın sırasında ishal olmak gibi… Öyle acayip olaylar olmadı. Radyo yayını yapmak kendi başına bir ilginçlik zaten. Her bir anonsunuzda, söylediğiniz her kelimeyle birini kaybedip birini kazanma şansınız var.

Mesela ben şahane Nihat Doğan taklidi yapıyorum ve Muck dizisinin çekimleri yapılırken Kanyon’da oradaki arkadaşları güldürmek için Nihat Doğan taklidi yaparken önümüzden Nihat Doğan menajeri ile birlikte geçiyordu. Onun sesiyle ona seslenip çağırdım.

Kanyon’daki yayınlarımız ilginç oluyor tabi. Biz haftada bir oradayız. Tamamen camekan bir stüdyo. Biraz sirk maymunu gibi hissediyoruz içeride, ama keyifli oluyor. İnsanların bize ulaşabileceği bir noktada oluyoruz.  Kapımızı çalıp "Bir fotoğraf çekilebilir miyiz, geçip biraz sohbet edebilir miyiz?" gibi sorular soruyorlar.

Bugüne kadar birçok radyo ve televizyon projesinde yer aldınız. Mutlaka hepsi sizin için çok anlamlıydı, değerliydi; fakat daha ön plana çıkan, size daha çok keyif veren işler hangileri?

İlk sunduğum iki program, birer formattı. İkisi de İngiliz formatıydı ve orada ne gerekiyorsa onu yapmanız gerekiyor. İki yarışma sundum. Bir tanesi 'Çal Kalbimi'ydi, o 'Take Me Out' diye bir İngiliz formatıydı aslında, burada biraz izdivaca döndü. Otuz tane kız var, oğlanlar gelip kendini beğendirip belki de izdivaç yolunda bir birlikteliğe başlıyorlar. Aslında bir flört programıydı ve orada sunucunun bir rolü var. Yani oyun gibi düşünün yarışma programını.

"101"de de öyleydi, benim antipatik sürekli kafa karıştıran bir yarışma sunucusu olmam gerekiyordu, strese sokmam gerekiyordu. Çünkü çok yüksek yerlerden düştüklerinde "Emin misin?" diyordum, "Bak düşebilirsin birazdan, istiyorsan bir daha seyredelim daha önce düşen arkadaşını…" gibi.

Bana uygun ve karakterimi öne çıkaran, istediğim gibi olabileceğim ilk programım NTV’deki 'Fazla Mesai' idi, Geveze ile beraber sunduğumuz. O 'ailemizin cici çocuğu' ben de 'şeytanın oğlu' rolündeydik. Ama radyoda uzun yıllardır devam ettirdiğim karakterin çok dışına çıkmadım televizyon programında. Çok keyif aldım, çünkü çok fazla insiyatifim vardı. Öbürlerinde yoktu. Öbüründe format var, uygulaman gereken şey belli, kendinden katabileceğin şey de çok sınırlı. Bu yüzden 'Fazla Mesai' güzel bir komedi şovuydu yani. Şarkılı türkülü değişik bir şeydi, komiği bol.

Kampüste yaptığımız nabız yoklamasında "Bay J" size hangi kelimeyi çağrıştırıyor diye sorduğumuzda, en çok 'karizmatik' cevabı verildi. Karizmatik olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Aaa, çok teşekkür ederim. Ya öyle soru sorulmaz. Çok güzelim. Olacak şey değil yani. Karizmatik olabilir ya, yani kırk yaşımı geçtikten sonra evet kabul ediyorum galiba.

Erkekler genelde kırk yaşından sonra karizmatik oluyor...

Öyle, daha önce bayağı zavallı oluyoruz. Büyüyemiyoruz ya. Yani yirmili yaşlarımda dört yaşına zor gelmiştim. Kırklı yaşlarımda şimdi oğlumla aynı, 9- 10 yaşlarındayım yani. Öyle genç kalıyorum.

Şu an sizin koltuğunuzda olup sizin mikrofonunuzdan haykırmak isteyen o kadar çok kişi var ki bu noktada sahip olunması gereken kriterleri öğrenebilir miyiz, radyo programcısı adaylarına birkaç tüyo rica edebilir miyiz?

Her zaman söylüyorum, ufkunuzu genişletmeniz gerekiyor diyorum. Türkçe’yi çok iyi konuşmanız gerekiyor diyorum, benden iyi en azından. Ama ben tabi bir İtalyan vatandaşı olarak hep yabancı okullarda okudum. Yirmili yaşlarda 'e'lere dikkat etmek falan. Türkçe’yi doğru dürüst konuşmaya yirmili yaşlarımda başladım.

Çok daha iyisini yapmalarını tavsiye ediyorum. İngilizce’yi çok iyi öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü sadece İngilizce şarkıları anons ederken güzel tınlasın diye değil. İnternet İngilizce bir kaynak ve ufukları nasıl genişleyecek? Bütün İngilizce kaynakları araştırıp doğru bir şekilde anlayıp zaman zaman tercüme edebilmek için, İngilizce’yi çok iyi öğrensinler diyorum ve çok okusunlar, çok gezsinler, çok araştırsınlar, gözleri sürekli açık olsun. Gözlemci olmak sanırım radyocunun birinci görevi.

Siz Türkçe’nizi nasıl geliştirdiniz?

Konuşa konuşa. Pratik başarıyı getirir.

Televizyon kanalı patronu olduğunuzu kabul edelim (şunu da belirtelim, siz her zaman bizim gözümüzde patronsunuz.) Bu televizyon kanalında Burcu Esmersoy’a hangi görevi verirdiniz?

Sekreterim olurdu ne olacak. Ya Burcu’yu çok seviyorum. Çok iyi arkadaşım, çok da zeki bir kadın ve her zaman da sizin televizyonda izlediğiniz karakterde değil. O gördüğünüzün çok dışında, inanılmaz rahat, esprili ve sempatik bir insan. "Biz zaten televizyonda da öyle sanıyorduk." demeniz gerekiyordu burada.

Burcu Esmersoy için seçenekleri duymadınız daha. Hemen sıralıyorum, sekreter fikriniz değişecek mi acaba: Genel yayın yönetmeni mi, ana haber sunucusu mu, spor müdürü mü, yoksa Bay J Show’da sunum partneriniz mi?

Bay J Show’da sunum partnerim. Çünkü gerçek Burcu’yu tanıyorum onun için yani.

Radyo programcılığındaki başarılarınızdan dolayı birçok ödül aldınız. Bu ödüllere anlam yüklüyor musunuz? Ödüllerin sayısının katlanması sizin için önemli mi?

Bu ödüller tek bir anlam taşıyor benim için; şimdi biz üç tane monitörün karşısında, alkış almadan, hiç kimseyi görmeden her gün bir şeyler yapıyoruz ve soru işaretleriyle dolu kafamız: "Acaba şu anda kimse beni dinliyor mu veya yaptığım esprilere gülüyor mu? Programımı takdir eden kimse var mı? Boşu boşuna mı sunuyorum kime konuşuyorum?" gibi. Bir ödül geldiği zaman, bir kalabalığın arasındaki çoğunluk sizi tercih etmiş oluyor ve birileri benim farkımda diye çok seviniyorsunuz, o anlamı taşıyor. Yoksa ödül olmuş, evimdeki büfenin üstünde on tane olmuş, yirmi tane olmuş, önemli değil.

Bu ödüller için ayrı bir daire kiraladığınızı veya yakın bir gelecekte ziyarete açılacak bir müzede sergileyeceğinizi hissediyoruz, yanılıyor muyuz?

Yok ben o kadar fazla ödül almadım. Ama çok fazla seminere gittim, üniversite öğrencilerine çok konuşma yaptım, bilgi verdim radyoculukla ilgilenen kısmına. Şeye çok gidiyorum, eski radyoculardan Erhan Konuk vardır TRT’de, size yetişememiştir, hala tabi yayında bir sürü şey yapıyor TRT’de de. Onun öğrencileri var mesela üniversitede, muhakkak her sene iki defa giderim. Birtakım yardım kuruluşlarının günlerinde konuşma yapıyorum. Hani çok anlamı olan belki on tane ödülüm vardır. Gerisi de "Hadi Bay J’ye de bir ödül, bir plaket verelim." olabilir. Boğaziçi Üniversitesi Radyo Kulübü’nünki çok önemlidir mesela, çok severim. Severek onu en önde tutuyorum.

Radyo programcıları arasında "sen şu kadar ödül aldın, haha bak şu üniversite de beni seçmiş." tarzında tatlı bir rekabet oluyor mu?

Hiç ilgilenmiyorum. Gerçekten umursamıyorum. Türkiye'de en yüksek radyocu maaşını ben aldığım sürece gerçekten umrumda bile değil, kim hangi ödülü almak istiyorsa alsın. Çünkü burası çok büyük ve ciddi bir yayın grubu, Doğuş Yayın Grubu’nda çalışıyorum. Eğer Türkiye’nin en iyi maaşını veriyorlarsa bir bildikleri vardır diye saygı duyuyorum bir yerde. Boşu boşuna vermezlerdi herhalde. Şakalaşıyorum bir yandan ama her şakanın altındaki ciddi şey de var. Yirmi senedir yayındayım kimse git demiyor radyomdan, daha gider herhalde. Kaç yaşına kadar yapacağım da soru işareti.

MUCK dizisinden bahsedebilir miyiz?

Gayet tabi… Televizyonda her projede farklı bir rol üstleniyorsunuz ve tavır takınıyorsunuz. O tavır her zaman gerçek sizi yansıtmayabiliyor. Az önce söylediğim gibi, yani yarışma programlarının formatı öyle olmamı gerektiriyordu ve öyle oldum. MUCK dizisi mesela, o dizide tam olarak Bay J kimliğimle varım. Radyo kampüs DJ’iyim, bütün dedikodular bana geliyor ve ben de kendim gibi yayınımın aynısını yapıyorum orada. O güzel, orada hiç tavır takınmadım.

Stüdyo çekimi vardı MUCK dizisinde...

O, Kanyon'daki stüdyomuz. Orası çekim yapmaya daha uygun. Tamamen etrafında dönebiliyorsunuz ya stüdyonun, o avantajı kullandık. Hem içten hem dıştan kayıt aldık. Bayağı birkaç bölüm kullanırlar galiba o görüntüleri, çünkü hiçbir zaman tam olarak göstermiyorlar beni. Belki daha sonra öğretmen rolüyle devam edebilirim dizide.

Opera solistliği okudunuz...

Okudum da bitirmedim...

Opera alanını takip ediyor musunuz?

Pek etmiyorum. Mimar Sinan’da opera solistliği bölümüne iki sene devam ettim. O sadece okuduğum bölümlerden bir tanesi ve onu da arada sayıyorum. Tabii Boğaziçi Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi ve İngilizce Öğretmenliği okumamla ilgilenmiyor kimse, opera solistliği ilgi çekiyor. Tabii ki operacı olamayacağımı anladım, ama hala aryalar söylerim, klasik müzikle ilgilenirim.

Beğendiğiniz opera parçası mutlaka vardır o halde...

Var, çok var. Bu iki sene zarfında beni çok darlayan dersler oldu. Solfej falan kastı beni. Ben gidip oraya şarkı söyleyeceğiz zannediyordum. Oysa ki teknik altyapınızı sağlam bir şekilde oluşturmaya çalışıyorlar, o beni yordu. Ama tabii çok opera dinledim, söylemeye çalıştım. Çok uzun yıllar geçti. 1995’te Amerika’ya Elektronik Müzik okumaya gittim. Düşün 95’te en son okula gitmişim opera solistliğine. Hatırlamıyorum bile söylediğim şarkıları yani.

Operaya devam etmek ister misiniz?

İstemem. Tıp okumayı tercih ederim öyle söyleyeyim.

Virgin Radio Team, üniversiteleri gezip çeşitli etkinlikler düzenliyor. Sizce radyo için hangi yaş grubuna yatırım yapmak en ideal olandır?

Ooo çok güzel soru. Neyim ben radyo yöneticisi mi? Komedyenim ben. Üniversite öğrencileri çok iyi bir yatırım her zaman, ama Geveze de ben de ilkokuldan itibaren çocuklara kendimizi dinletmeyi başardık. "Okula giderken annemle beraber seni dinlerdim, sonra üniversitede dinlemeye devam ettim, şimdi evliyim çocuğumla beraber seni dinlemeye devam ediyorum." diye yazanlar bizim iyi yolda olduğumuzu gösteriyor. Demek ki çok küçük yaştayken dinletmeyi başarmışız kendimizi, sıkılmamış, eğlenmiş. Çoğunlukla hani bel altı esprilerimiz var, kurallara uymak suretiyle yapıyoruz bunu. Tabi daha yetişkin bir kitleye hitap eder diye düşünüyorsunuz ama çocukları da yakalamışız bir şekilde. Yediden yetmişe diyelim herkese ihtiyacımız var radyoda. Radyonun devamlılığı için birilerinin radyolarını açması gerekiyor, frekansınızın dinlenmesi gerekiyor.

Boğaziçi Üniversitesi sizin için ne ifade ediyor?

Size şöyle söyleyeyim Amerika’da okudum, Mimar Sinan’da okudum, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yıllarımı hiçbir şeyle değiştirmem. Hayatımın en güzel beş senesiydi diyebilirim. 89’da Proficiency’yi geçemediğim için bir sene hazırlık okudum. Sonra iki sene Kamu Yönetimi ve Uluslar arası İlişkiler, sonra İngilizce öğretmenliği okudum. Okuya okuya ne istediğimi bulmaya çalıştım. Gördüğünüz gibi bulamamışım: Kamu Yönetimi, İngilizce Öğretmenliği, Opera Solistliği, Elektronik Müzik, Radyo Sunucusu!

Boğaziçililere iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Gerçekten içimden gelerek söylüyorum okulunuzun değerini bilin. Boğaziçi Üniversitesi’ni çok sevdim, hala birtakım ödül törenlerine konuşmaya gelirken çok duygulanıyorum. Çok güzel yıllar geçirdim orada ben. Çok iyi üniversite, çok güzel üniversite. Hem iyi hem güzel...

Not: Röportaj sırasında ve öncesindeki süreçte yardımları için Erkan YAVAŞ’a ve samimiyeti, misafirperverliği için Bay J’ye çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Tuba Aydın & Atakan Şeniz - Fotoğraf: Melike Işıldağ
Montaj:
Ahmet Kemal Sürmeli & Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan: Oğuz Kaan Ç Kılınç

Hits: 961 1 Comment
Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Monday, 23 January 2012
in Interview

BUCampus - Hopdedik Ayhan Kolajı by BUCampus

"Hopdedik Ayhan"ın markalaşma sürecinde yaşadıklarınızı ve bu ismin ortaya çıkışını öğrenebilir miyiz?

Tabi şimdi yirminci senedeyiz. Yıllar öncesinde almış olduğum bir karar vardı; o kararla beraber şu an geldiğim noktada doğru şeyler yaptığımı düşünüyorum. Çünkü ben radyoculuğa başladığım zaman; ad ve soyadla mı çıkış yapayım, yoksa bir program ismiyle mi çıkış yapayım dedim ve çok düşündüm o vakit.

Ayhan Güngör bana hep bir mimar ismi, bir doktor ismi gibi geldi. Dedim bu böyle olmaz, çünkü şunlar daha akılda kalıcı: Kadir Çöpdemir, Cem Ceminay mesela. Ama Ayhan Güngör… Yok dedim bu olacak gibi değil, hayatta akılda kalamam dedim. Ne yapalım program ismi mi? İşte "Ayhan’la Müzik Ziyafeti", "Ayhan'la Gökkuşağı" falan dedim. Bu da olmaz, yirmi otuz sene sonra bunu taşıyamazsınız.

Bir marka yaratalım, bunu da kendimize uyduralım dedik ve o vakit "Hopdedik" diye bir şey yaptık. İlk marka çalışmamda, ilk adım ona uygun bir jingle yapmak oldu. Zaten ilk çıkışı orada yaptık. "Hopdedik, hopdedik, hopdedik Ayhan" diye. O yayınlandıkça oturdu zaten.

Sonraki dönemde internet sitemin açılması, ondan sonra logo çalışmaları derken, şu anda marka tescilim de yapıldı. Bakıldığında hakikaten işin bütün hukuki ve resmi boyutunu da yapmış olduk. Sadece dinleyici bazında bir markalaşma dönemi değil, işin tescil tarafı da tamamlandı.

HDA kısaltmasını biz nasıl okumalıyız? “eyç di ey” şeklinde mi okuyalım?

Yok, şöyle: HD kalitesinde radyo şovu diye okuyoruz. Ben İngilizce’yi fazla kullanmamaya gayret gösteriyorum.  HD dünya çapında oturmuş bir teknik terim olduğu için onu öyle yaptık. HD kalitesinde radyo şovu.

İnsanların hayatlarına ses olarak girip onların ayrılmaz bir parçası olmak nasıl bir his?

Çok güzel bir his, onu söyleyebilirim. Çünkü birazdan mikrofon başına geçeceğim, konuşmaya başlayacağız. Kimisi dertli, kimisi çok heyecanlı, kimisi belki bir doğum haberi alacak, kimisi belki sınava girecek. Herkes yani düşünebiliyor musunuz, milyonlarca insan sizi dinliyor ve hepsinin ruh hali çok başka. Bu sesle rahatladıklarını düşünüyorum.

Zaten benim sesimle ilgili olarak; anlattıklarımdan ziyade, sesimdeki  elektrik ve enerji, o canlılık insanları mutlu ediyormuş. Taksicilerde bir araştırma yapılmış "Bu adamı niye dinliyorsunuz?" diye, net bir cevap verememiş, “mutlu oluyoruz” demişler. Bunun üzerine Galatasaray Üniversitesi’nden iki hocamız ve asistanlar geldi, ses ölçümü falan yaptılar; sesimde bir enerji ve elektriğin olduğunu söylediler. Yani bir cıvıltı var ve bu cıvıltı insanları mutlu ediyor.

"Radyo programcılığı benim için … demek." Bu boşluğu doldurabilir misiniz?

Radyo programcılığı benim için hayat demek, başka hiçbir şey değil. Hayat! Hasta da olsam ben, kesinlikle programa çıkarım. Yani en kötü günümde bile, yayında olmaya gayret gösteririm. Allah göstermesin, çok büyük bir olay yoksa mutlaka yayındayımdır. Radyo benim için hayat. Çünkü ben üç saat yayın yapıyorum, insanlar beni "Hopdedik" kimliğiyle görüyor. Benim de kendime göre sıkıntılarım, benim de kendime göre dertlerim var. Onlar nasıl beni dinleyerek sıkıntılarını atıyorlarsa, aslında yayına girdiğim zaman ben de “Hopdedik”i dinleyerek sıkıntımı atıyorum, eğleniyorum.

Günlük hayatta da sıkı bir radyo dinleyicisi misiniz?

Eskiden evet, birçok radyoyu takip ediyordum. Ama zaman ilerledikçe artık radyo dinleyicisinden ziyade, daha istediğim şeyleri dinleme zevkine eriyorum ben. Genelde haber dinliyorum, akşamları mesela olabildiğince Mehmet Ali Birand'ın haber bültenini  kaçırmıyorum, radyodan veriliyor çünkü onu takip ediyorum. Gelişmeleri takip ediyorum. Bunun yanı sıra ben konuşmacı radyoculardan bir tanesiyim, ben benden sonra dinleyebileceğim konuşmacıları kendime uygunsa dinliyorum, onun dışında olabildiğince sakin müzikler ve albümler benim arabamda yığılıdır, atar atar dinlerim.

Geçtiğimiz süreci dikkate aldığımızda, vazgeçemediğiniz bir radyo programı var mıydı?

İlk aklıma gelen… Ben geçende bir röportaj verdim Milliyet gazetesine, orada da söyledim. Keşke elimde imkan olsa Kadir Çöpdemir’i radyolara geri çağırırdım, radyolara tekrar davet ederdim. Baba çok yoğun, biz ona 'baba' diye hitap ederiz, baba çok yoğun ama onun sohbeti de özlendi, gerçekten özlendi.

Günümüzde ise kaçırmadığım bir iki program var. Eğer çok erken kalkarsam, mutlaka Cem Arslan’ı dinliyorum. Bakıyorum hani ilerlemiş mi mesleğinde diye, başarılı olabilecek mi diye; çünkü beni örnek alan bir radyocu kendisi, o vesileyle seviyorum da. Onun dışında Cem Ceminay mesela, sabah kalkabilirsem o saatte, denk gelirse onu dinliyorum.

Ama genelde haber ve içerik, memleket meseleleri, dünyadaki gelişmeler… Çünkü zaten hem yerli hem yabancı müziği yakından takip ediyoruz, onun dışında bana da verilebilecek başka bir şey yok.

En uzun süreyle, 11 sene boyunca, Radyo Klas’ta görev yaptığınızı biliyoruz. Zor değil mi ayrılıklar?

Yok zor değil. Şöyle ki zor değil, bir yere emek veriyorsunuz ondan sonra tamam diyorsunuz; çünkü  bir yerde fazla kalınca bu meslekte, benim hissettiğim şu oldu: Kendini Yenileyemiyorsun. Bir süre sonra patron sana alışıyor, sen patrona alışıyorsun, çalışma arkadaşlarına alışıyorsun, dinleyicilerine alışıyorsun, dinleyiciler sana alışıyor. Yavaş yavaş o heyecan bitiyor. Ben hep heyecan yaşamak istedim bu meslekte.

Mesela Radyo Turkuvaz benim için çok özel bir radyo. Neden? Daha üç yaşında. Yani elimizde büyüyen bir bebek ve benim tarzıma da uygun; çünkü ben Orhan Gencebay’ı da çok severim, Mazhar-Fuat-Özkan’ı da çok severim, Bulutsuzluk Özlemi’ni de çok severim, Sabahat Akkiraz’ı da çok severim.

Burası ilk yıllardaki Süper FM gibi… Süper FM ilk yıllarda böyle bir radyoydu, o yüzden çok büyük bir markadır. Oraya çok büyük emekler verdik Kadir Çöpdemir ile beraber. O vesileyle bunu yansıtabileceğim bir radyo olan Turkuvaz’a geçtim. Buradaki dönem 11 seneyi bulursa mutlaka başka bir yere de geçerim.

Bugüne kadar birçok radyo ve televizyon projesinde yer aldınız. Aralarında en keyif aldığınız projeler hangisiydi?

Bugünlerde de tekrarları yayınlanıyor, herhalde 2000. tekrarı diye tahmin ediyorum ben: Ninja Warrior. Gecenin üçünde geçen bir share almış, "Öyle Bir Geçer Zaman Ki"den sonra geliyoruz neredeyse. Ondan sonra iki program ve dördüncü biz çıkmışız düşünebiliyor musun gecenin üçünde. Dün de zaten Twitter’dan yazdım "Uykusu kaçanlar izlesin. Zaten programı izledikten sonra uyuyamazsınız." diye.

Benim için çok özel bir projedir Ninja Warrior; çünkü orada anlatıcı olarak varız. Japonya ile de çok hoş münasebetlerimiz vardır; Türk ve Japon halkı birbirine çok yakındır. Biz de onu eğlenceli kılmak istedik, kendimizden kahramanlar  yarattık. Orada mesela Koseki  kardeşler var, bir tanesi Fenerbahçeli biri Galatasaraylı; ya da mesela Trabzonsporlu itfaiyede çalışan Yamomoto var. Baktığımızda tabiki onların Trabzonsporlu ya da Galatasaraylı olmaları mümkün değil, ama biz bunları bizden karakterler yapıyoruz ve çok izleniyor.

Yayın hayatınız boyunca karşılaştığınız en büyük zorluk desek?

Bizim gibi ilk başlayanlarda en büyük sıkıntı radyoların kapanması oldu. O dönemde hem kanunlara karşı gelmememiz gerekiyor, ama bir taraftan da bu özgürlüktür, bu özgürlüğün de sesini bir şekilde duyurmamız gerekiyor. Zor bir gündü. Radyolar kapandı, Mecidiyeköy’den biz kaçak radyo yayını yaptık.

O ünlü radyo yayını "Konuşan Türkiye Radyosu". Onun yayın masasında ben vardım. Bildiriyi patronumuz okudu, onun da kulaklarını çınlatalım. Radyonun jingle’ını Fatih Kısaparmak yaptı, Fatih Abi'ye de buradan selamlar, onun da çok özel bir muhalif tavrı vardır, bu özgürlükte o da bizim çok yanımızda oldu. TRT Fm’in o dönem yayınının üstüne bastık ki bu aslında önemli bir suç tabi ki ve aşağı yukarı on dakika kadar yayında kaldık jingle’ıyla, okuduğumuz bildiriyle…

Orada yayında olan beş-altı kişiden biriydim. Ben de radyoculuk adına bu özel günde orada olduğum için kendimi çok mutlu hissediyorum. Tarihe geçmişimdir diye düşünüyorum.

Peki, yakın bir gelecekte projeleriniz var mı bize müjdelemek istediğiniz?

Yakın gelecekte benim için en önemli nokta tabi Radyo Turkuvaz. Radyoculuk her daim devam edecek, çünkü bu işten kendim keyif alıyorum. Her gün ilk günkü gibi gelirim, benim bir tane siyah çantam var, o çantanın içinde bilgisayarım vardır, yayına başlarım ve şov başlar.

Onun dışında sunuculuk yapıyorum, halk konserleri sunuyorum ama tabiki istediğim sıkı bir televizyon programı inşallah. Aslında uzun yıllardır birçok projede ekranda var olduk. Ninja Warrior’u anlattık, Ebru Yaşar’la bir eğlence programı sundum, onun dışında Number One TV’de programlarımız oldu falan ama herhalde tam mesleğimizin en olgunluk çağında, 40 ile 50 yaş arası, sıkı ve güzel bir televizyon programıyla insanların karşısına çıkacağız.

Bugüne kadar program yaptığınız radyoların hangisinde, kafanızdaki en ideala yakın formatı hayata geçirebildiniz?

Artık format oturduğu için bizi öyle çağırıyorlar. Mesela Turkuvaz’da sevgili İbrahim Sadri, Genel Yayın Müdürümüz, o beni davet ederken formatımı bildiği için davet etti. Bu vesileyle aslında ben kendi formatımı Turkuvaz’a taşımış oldum ve artık burada faydalı olmaya çalışıyorum. Ama Hopdedik kimliğinin en en en oturduğu yer Süper Fm başlangıcı, Tatlıses Radyo’da artık pike vurmuşuzdur. Sonra Klas’ta olgunluk dönemini yaşadık, şimdi Radyo Turkuvaz’da bilgi ve birikimimizi aktararak bu radyomuzu büyütüyoruz.

Ustalık dönemi diyebiliriz o halde Turkuvaz için?

Tabi tabi, ustalık dönemi Radyo Turkuvaz’da yaşanıyor. Amacımız bu radyoyu çok daha iyi noktalara getirmek.

Radyo programcılığının yanı sıra reklam seslendiriyor ve festivallerde, özel programlarda sunuculuk yapıyorsunuz. Peki gittiğiniz yerlerde halkın tepkisi ne oluyor?

İlk yıllarda polis kordonuna kaçtığımız günleri hatırlıyorum ben; çünkü o dönem biz çok modaydık. İnsanlar bizi sesimizle tanıyordu. Ortalık yıkılıyordu, en çok merak edilen bizdik. Bir dönem mankenler modaydı, bir dönem futbolcular… O dönem, 90’lı yıllarda, biz fırtına gibi esiyorduk. Tabi şimdi internetin çıkması, televizyon yayınlarının güncelleşmesi, gazete haberleri şu bu derken biz biraz deşifre olduk.

Eskiden mesela dinleyici buluşması yapalım diyorlardı, biz heyecanlanırdık. Şimdi mesela olabildiğince dinleyici buluşmalarını az, öz ama nitelikli yerlerde, hakikaten özleyen yerlerde yapmaya çalışıyoruz. Çünkü belli başlı bir 15 kişilik dinleyici kitlesi var onlar geliyor, onun dışında gören geliyor. Ama eskiden öyle değildi, cam çerçeve yıkılırdı. Radyo dinlenme oranlarının biraz düşmesi, insanların kendilerine yeni eğlence alanları bulması; mesela internet, mesela televizyon kanallarının 24 saat yayın yapmaları, buna bağlıyorum.  Ama o dönem polis kordonuyla kaçıyorduk, şimdi de artık tanınıyoruz ve saygı görüyoruz, bu da ayrı bir şey.

Bir röportajınızda radyo programcıları için “Teknolojinin gelişmesiyle radyocular kimliklerini kaybettiler.” demişsiniz…

Kaybettiler, çünkü radyoculuğun da aslında fazla bir suçu yok. Radyo patronları şöyle düşündüler : "Hep müzik dinleniyor. O zaman, müzik! Radyoculara ne gerek var." dediler. Biz de dedik ki müzik dinleten radyolar zaten branşlaşmış radyolar, yani onların tarzı o olduğu için onlar dinleniyor; ama biz konuştuğumuz için dinleniyoruz. Halbuki, aaa onlar yaptı az eleman çalıştırıyorlar, maliyetleri düşük, sadece şarkı çalarak dinleniyorlar dediler. Aynı yöntemi deneyen birçok radyo patır patır döküldü, düşmeye başladılar.

Çünkü ben radyoların da kimliği olduğuna inanıyorum. Bazı radyolar eğlenceli kimliktedir, bazı radyolar konuşan kimlikte, bazı radyolar sadece arabesk çalar. Sonra ne yapıyorlar kimlikleriyle oynuyorlar, aslında DNA yapılarıyla oynuyorlar. Ondan sonra da radyo bir türlü adam olmuyor. Ne yapıyorlar? Logo değiştiriyorlar. Logo değişince radyo çok dinlenecek diye bir kaide yok. Ben olabildiğince logonun, 'jingle'ın değiştirilmesi taraftarı da değilim.  Radyonun ruhu ve kimliğiyle DNA yapısıyla oynanmamalı.

Bugüne kadar radyo dünyasındaki başarınızdan dolayı birçok ödüle layık görüldünüz. Hepsi bebeğiniz gibidir diye tahmin ediyorum. Aralarında "en özel" diyebileceğiniz bir ödül var mı?

Tabii çeşitli derneklerden, kuruluşlardan, vakıflardan… İlk zamanlarda niye alamıyorum diyordum, sonra aday olunca çok mutlu olmaya başladık, hani ödülü almaya gerek yok aday olayım falan. Sonra ödül almaya başladık ve aldığımız yerlere bir süre sonra "Artık beni aday göstermeyin, yeni arkadaşlar alsınlar."  demeye başladık.

Benim için en önemli ödülü soruyorsan eğer, hemen söyleyebilirim. Benim için en önemli ödül bundan beş altı ay evvel Uykusuz dergisinde çıkan karikatür. Cihan Ceylan’ın  'Sami Abi'si vardır, ben Cihan Ceylan’ı tanımam sadece okuyucusuyum, ama orada  Sami Abi’nin yanındaki kişi soruyor: "Ne tarz müzik dinlersin?", o da kulaklığından cevap veriyor: "Hopdedik Ayhan Show" diyor.  Uykusuz gibi çok özel bir dergide, özel bir sayfada benim orada karikatürümün ismen çıkması. Ne tarz müzik dinliyorsun? Pop, arabesk demiyor Sami Abi, o çok önemli bir karakterdir,  Hopdedik Ayhan Show diyor. Demek ki biz bir tarz olmuşuz artık. Meslek hayatım boyunca aldığım en özel ödüllerden birisidir o.

Sizin için bir dernekten mi, bir eğitim kurumundan mı (üniversite, dersane vs.) yoksa bir resmi kurumdan mı ödül almak daha değerli?

Ödül veren her yer benim için özeldir, kutsaldır. Ama ödül verilirken ben şuna da dikkat ediyorum, mesela bir ödül töreninde adam ben gelemeyeceğim diyor, gelemediği zaman hemen ikinci kişiye yapıştırıyorlar ödülü, ödülü ona verelim diyorlar. Ben öyle bir şey istemiyorum. Yani ben hak ettiysem bana versinler, ya da X arkadaşım hak ettiyse ona versinler. Bu, bu kadar basit.

Benim için nereden olursa olsun, isterse herhangi bir kooperatif  versin, herhangi bir köy derneği versin; ödül ödüldür. Ama o ödülü verirken onun içindeki etik değerler benim için çok önemli, o zaman kendimi kötü hissederim. Yani "Biz bunu bu sene Ayhan’a verelim, her sene başkasına verelim de insanlar gelsin." diyorlarsa o yanlış. Gerekirse bir insan beş sene üst üste de alabilir, Messi üç senedir üst üste alıyor mesela yılın futbolcusu ödülünü FIFA’dan.

Boğaziçililere iletmek istediklerinizi rica edebilir miyiz?

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrenci arkadaşlarıma selam olsun. Belki beni dinliyorlardır, takip ediyorlardır, belki tarzlarına uygunumdur. Ben genel manada şunu düşünüyorum, üniversitedeki öğrenci arkadaşlarımız çok sıkı takipçiler, aynı zamanda iyi eleştiriyorlar. Eleştirmeden yanayım beni de eleştirsinler, beğenenler vardır beğenmeyenler vardır, ben hepsine açığım ama şunu da unutmasınlar; her meslek branşında olduğu gibi, bu tıp olabilir, mimarlık olabilir ya da bu herhangi bir iş adamı olabilir, kimse çalışmadan bir noktaya gelmiyor. O yüzden eleştirirken de ya yirmi yıldır bu adam yayındaysa bu adamda da demek ki bir şey var, halk seviyor ki bu adam yayında…O yüzden üniversiteli arkadaşlara ben bunu söylüyorum, her meslek dalı için.

Mesela konferanslara gittiğim zaman ben şu sıkıntıyı yaşıyorum; hem davet ediyorlar, hem seni bozmaya çalışıyorlar. Orada popüler olmaya çalışan arkadaşlar var. Fikrime katılmayabilirsin, tarzımı da sevmeyebilirsin ama ben senin misafirinim bu kadar basit. Bu tabi Boğaziçi ile alakalı bir durum değil, genel manada söylüyorum. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki arkadaşlara da selam yolluyorum. Biz radyocuyuz, onlar da radyo dinlemeye devam etsinler.

Röportaj : Atakan Şeniz - Fotoğraf : Enes İbişdayı
Montaj : Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan : Oğuz Kaan Ç Kılınç

Tags: Untagged
Hits: 743 0 Comment
Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Saturday, 17 December 2011
in Interview

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Her zaman çocuklar…

İlk olarak üniversitede “iktisat” okuyordunuz fakat ikinci sınıfta bıraktınız ve medya dünyasına atıldınız. Sizi medya dünyasına çeken asıl sebep nedir?

Öncelikle ilk kısmı düzelteyim. İnternette böyle bir bilgi var evet, ama ben iktisatı iki sene okumadım. Ben Bilgi Üniversitesi'nde “Sahne ve Gösteri Sanatları” okudum iki sene. İktisatı ilk sene bıraktım; devam etmediğim, eğitim ve öğretimine dahil olmadığım bir alandır iktisat. Kimse benden iktisadi bir başarı beklememeli o yüzden.

Medya sektörüne gelecek olursak; 1999 yılının Ocak ayının 16.günü radyoya başladım. 2000 yılında gösterilere, 2001 yılında televizyona başladım. 2002 yılında şiir kitabı çıkardım, aynı yıl askere gittim. 2003 yılının Eylül ayında geri geldim. Radyo, TRT, televizyon, ikinci kitap, sahne ve gösteriler diye devam etti hayatım. 16 Ocak 1999 benim miladım, ondan önce şuanda Fox TV olan TGRT’de 3-4 yıl spor muhabirliği ve spor müdür yardımcılığı yaptım.

Hayat işte... Biri yolu tarif etmedi, ama bir şekilde yan yollara geçildi, otobanlara çıkıldı. Sizler de bu tarz kavşakları göreceksiniz hayatınızda. Ben planlı yaşayan bir adamım, her zaman bugünlerin planını yapıyordum.  Muhabirlik yaparken de muhabirlikle ilgili bir öngörüm veya hedefim yoktu, hep bugünler içindi. Ne istediğini bilmeyene, rüzgar da yardım etmez biliyorsunuz ki.  

Ceyhun Bey canlı radyo programlarınız kadar radyo kayıtlarınız da talep görüyor. Normalde radyo canlı dinlenirse çok daha fazla keyif alınan bir iletişim aracı. Dinleyicilerin canlı yayın dışındaki radyo kayıtlarınızı da dinlemesinin sırrı nedir size göre?

Sağolsun Okan Ergül, programımızın reklamsız halini her gece dinleme imkanı sunuyor. Vallahi, insanların alakasından sadece memnun olmakla mükellefiz aslında. Bunun sosyolojik olarak etkisini, bu bilimin insanları araştırmalı gerçekten. Ben sadece talep edilmem ve talep yaratmamla ilgili çalışkanlığımdan sorumluyum.

Biz -biz dediğim ekip olarak, beraber çalıştığımız sizin gibi üniversiteli arkadaşlarımız, yoğun bir emek harcıyoruz ve karşılığı bence bu ilgi. Çünkü çok ciddi anlamda, hayatta ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz ve anlatıyoruz. İletişim dediğimiz şey zaten bu evrelerden geçiyor. Bence anlamak isteyen insanlar internette artık, ve bu anlama ihtiyaçları benim anlatım şeklimi takdir ettikleri için ilgi gösteriyorlar. Teknik olarak anlatımım budur.

Her zaman bu kadar neşeli olmayı nasıl başarıyorsunuz? Günlük hayatta da böyle misiniz? BUCampus Team’deki arkadaşlar da merak ettiler, her zaman nasıl neşeli kalabiliyorsunuz?

Bu galiba karakteristik bir şey. Ben genelde neşeliyimdir. Benim de her insan gibi sinirlendiğim anlar vardır elbette. Aslında, arkadaşlarım buna daha iyi cevap verir.

Ben okula ilk girdiğim zaman da öyleydim. Lisedeyken de, ilkokuldayken de neşe dağıtırdım. Böyle yaşamayı seviyorum, hayatı böyle anlamayı seviyorum; çünkü hayat bize aynı şeyleri yapar, ama her birimiz başka bir tavırla karşılarız. Kimisi agresyonla karşılar bunu, kimisi sakinlikle sessizlikle karşılar, kimisi de mizahla karşılar. Ben mizahla karşılıyorum.

Radyoculuk, muhabirlik, oyunculuk bunun gibi bir çok alanda varlık gösterdiniz. Bu süreçten sonra da aynı şekilde devam etmeyi düşünüyor musunuz, yoksa tek bir dal üzerinden mi hareket edeceksiniz?

Bunların her biri ayrı dallar değildir, bunu söyleyeyim öncelikle. Bir de soruda düzeltme ihtiyacı duyduğum bir tanım var. Terminolojiyi iyi kullanmak lazım, çünkü doğru iletişim şart. Kitle iletişim araçlarını kullanan bizler, daha dikkatli olmalıyız.

Ben “radyo programcılığı”nın "radyoculuk" olarak tanımlanmasından rahatsızım ve her şekilde düzeltmek zorunda hissediyorum kendimi. Bu mesleğin adı “radyo programcılığı”.

Esasında benim mesleğim iletişim. Bu iletişimi sahneden, radyodan, televizyondan ve çağırıldığım üniversite panellerinden yapıyorum. Herhangi bir dalın adı, tamamını elbette kapsayamıyor. Bana radyo programcısı, sahne adamı ya da şair diyemiyoruz. Ben bu tanımların tamamını reddediyorum, tamamının içinde bulunduğu yeni bir tanımdan bahsediyorum. Ben bir "iletişim bilimci"yim, bir komedyenim. Mizah ve edebiyatı kullanarak, anladığımı anlatma çabası içinde bulunuyorum. Radyo da bunun kollarından biri ve burada çok mutluyum. Bu iletişimin var oluşu ve başarısı devam edecek.

Soruya gelince; nefesim yettiğince bu iletişim dallarında ömrümün sonuna kadar varolacağım, ama elbette hafta içi beş gün radyo programı yapacak halim yok tüm hayatım boyunca. Haftada bir güne, buluşulan bir güne, insanların özlediği bir sisteme, geçmeyi istiyorum tez zamanda.

"İletişim Bilimci" gibi çok özel anlamlı bir tanım kullandınız, ki biliyoruz bir iletişim akademisinde de hocasınız...

Söyleyelim hemen, Başkent Üniversitesi İletişim’de 3 yıl bulundum. Aydın Üniversitesi İletişim Bölümü'nün misafir hocalarından biriyim. Aynı zamanda “Akademi Otuz Beş Buçuk”un iletişim hocasıyım. Bu iletişimin öğretim kısmında öğretmen olarak değil de, ders verdiğim kişilerden biraz daha tecrübeli birinin çıkarımları olarak yapıyorum derslerimi. Hiç kimseye hoca veya öğretmen gibi davranmıyorum kendimle ilgili. Ben sadece anlamaya çalışan, anladığını da anlatan bir adamım tekrar etmem gerekirse. O yollar da devam edecek. Eğitimin içinde bulunacağız; çünkü bizler yaşayıp da öldüğümüz bu hayatta, mutlaka birilerine bir şeyler göstermiş olmalıyız. Bizden önceki tabelanın okları, bizden sonra aynı kalmamalı. Değiştirebilmeliyiz o okları.

Şiirleriniz genel bir birikimin ürünü mü, yoksa sadece o anki duyguyla ortaya çıkan bir şeyler mi?

Dediğim gibi şiirler de iletişimin bir biçimi tabii ki ve anlamakla ilgilidir. Ben anladıkça şiir yazıyorum. Aşk da bir anlama, idrak etme şeklidir; hayattan ne zaman neyi anlıyorsak onu anlatıyoruz.

Şiirler de biliyorsunuz ki yazıldığı dönemle veya insani duygularla ilgili bir çözmüşlük taşımak zorundadır. Böyle edebi değer kazanır şiirler. Şiir, sizin aklınıza gelmeyen bir kapıyı gösterirse veya sizin bulamadığınız bir anahtarı bulduruyorsa şiirdir. Benim şiirlerimin de bunu verip vermediği, elbette benim ölümümden sonra anlaşılacak. O zaman şair miyiz değil miyiz hepinizden duyarız.

Peki radyo programcılığı serüveninize başlamadan önce, o yol ayrımına gelmeden, farklı bir yola gitmeyi tercih etmek durumunuz söz konusu olsaydı farklı bir yoldan gider miydiniz? Yoksa ölümüne radyo programcılığı, sahne adamlığı, iletişim bilimciliği mi?

Bu sohbet tarzı, yani olasılık teorileri tarzı sohbet, bir şeyler üretmek için toplanan arkadaşlar arasında geçerli bir sistemdir; fakat fikirlerini anlatmak için röportaj yapan bir adamla ilgili konuşacak olursak, olasılık teorileri üzerine konuşmak çok sağlıklı değil. Çünkü her karar içinde bulunduğu şart ve zamanla ilgilidir. Siz bana o şartı, o zamanı, o sahneyi kurmadan, size sağlıklı bir cevap veremem. Önce beni oraya götürmeniz lazım.

Bu güzel röportaj için Ceyhun Yılmaz'a BUCampus olarak teşekkür ediyoruz...


Röportaj: Atakan Şeniz & Ahmet Kemal Sürmeli - Fotoğraf: Abdurrahman Demirelli
Montaj: Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan: Oğuz Kaan Ç Kılınç

Hits: 1898 1 Comment

Radyonun Sonu~Mp3 Player Fm

Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Monday, 14 November 2011
in Personal
Radyo haykırıştır
Radyo candır
Radyo heyecandır
Radyo ummandır
Radyo tutkudur
Radyo hayaldir
Radyo sestir, sesimizdir
Radyo aşktır aşk !

Radyo programcısı, radyo programıyla dinleyicisini büyüleyen kişidir. Ses tonuyla, diksiyonuyla, bilgisi, kalitesi ve mikrofon hakimiyetiyle hayallerin bile ötesindedir dinleyici için.

Peki, radyonun bu enfes özelliklerini berbat edenler; başka bir ifadeyle perdenin diğer tarafı?

Radyo programı esnasında dinleyicilerinizle paylaşacak bir şeylere sahip değilseniz, o mikrofonun başında işiniz ne ?
Sürekli şarkı çalarak dinleyici kazanacağınızı mı sanıyorsunuz ? Yanılıyorsunuz !
Yayında özgün olmadığınız sürece nereye varabileceğinizi düşünüyorsunuz ki ?
  

  

Ne olur geçin artık mp3 player yayınına, yalvarıyorum !
Zaten 2 şarkıda bir 10 saniyelik anons yapıyorsunuz.
Ne gerek var canım; bırakın yayını, sallayın.
Siz o koltuğa kurulmuşsunuz bir kere zaten.
Hooop, verin jingle’ı : “Mp3 Player Fm”
Sloganınız da hazır : “Koyun gibi dinleyin!”
 
Yap hocam anonsu : Şimdi, Şakir’den Şevkiye’ye Şakşuka şarkısı geliyor.
 
Şarkı arası : “Lüü lüüü lüüü”
 
- Mp3 Player Fm, buyurun.
- Merhaba ben Ali, aşkım Ayşe için istek isteyecektim.
- Ali bey, dinliyorum sizi.
- Ben “radyoda kene var” şarkısını istiyorum.
- Tamam efendim, programcımıza iletiyoruz şimdi.
 
Kapatın bu devri artık ! Düşünün, üretin, yaratıcı olun!

 
Hits: 161 0 Comment

Piyasalar Neyi Fiyatlıyor ? (2)

Posted by Atakan Şeniz
Atakan Şeniz
Atakan Şeniz has not set their biography yet
User is currently offline
on Monday, 07 November 2011
in Personal

Volatilitenin bu derece yüksek olduğu bir ortamda, ekonomi hakkında yazılanların güncel kalabilmesi hiç kolay değil. Öyle hızlı değişiyor ki gündem, nereye odaklansak bir sonraki gün odak noktamızı kaydırmak zorunda kalabiliyoruz. Aslında bunların arasında büyük bir tehdit beliriyor: yoğun volatilite, alıcıların güvenini uzun süreli hasara uğratabilir!

Yatırımcılar şu soru üzerinde yoğunlaşıyorlar: “Kriz kapıda mı?” Para piyasaları adına zor ve çalkantılı bir süreç içindeyiz. Sağa dönsen Papandreu sola dönsen Berlusconi. Her şey Euro bölgesini işaret ediyor! Her yol krize çıkıyor!

Wall Street’in büyük spekülatörlerinden Larry Livingston’un yaşadıklarını aktaran, Edwin Lefevre tarafından kaleme alınmış “Reminiscences of a Stock Operator” (Bir Borsa Spekülatörünün Anıları) kitabındaki bir bölüm beni derinden etkilemişti:

“Eğer rayların üzerinde yürüyorsam ve bir trenin saatte yüz kilometre hızla üzerime doğru geldiğini görüyorsam yolumda yürümeye devam eder miyim? Hemen kenara çekilirim. Ve kendimi bu kadar akıllı ve tedbirli olduğum için kutlamaya da kalkışmam.”


Veriler Arasında…

Ekonomik verilerin piyasalar üzerindeki etki derecesine göz atalım. Ağustos ayına ait verileri ve sonrasındaki gidişatı daha dün gibi hatırlıyorum. ABD’den tarım dışı yeni istihdam yaratılamadığına dair veri geldikten sonra uzmanlar, ekonominin durduğuna yönelik yorumlar yapıyordu. Kabul etmek gerekir ki bu veri, bir kişilik bile istihdam sağlanamadığını belirtiyordu ve böylesine vahim bir durum en son ikinci dünya savaşı döneminde yaşanmıştı. Temelinde “Öldük, bittik” haykırışlarını barındıran açıklamalar tüm borsalarda hızlı ve sert düşüşlerin yaşanmasına sebep olmuştu.

O zamandan bu yana piyasa dinamikleri tamamen değişti de biz mi haberdar olamadık?  Ne hikmettir ki piyasalar açıklanan verilere ve istatistiklere dayalı hareket etmez oldu. Ne işsizlik maaş başvuruları ne de konut satışı verileri piyasanın takibinde şu sıralar. Avrupa’nın siyasi güçleri, piyasaları avcunun içine almış durumda. Bir açıklamanın diğeriyle örtüşmediği bir bölgeden -Avrupa’dan- bahsediyoruz, dikkat! Kendi içinde tutarsızlık yaşayan bir oluşum, para piyasalarına yön vermeye kalkışırsa ve yatırımcılar o bölge liderlerinin ağızlarından çıkacak her kelimeye hayati önem yüklerse, sonuçta “roller coaster”a binmekten beter olursunuz. Trende yer aldığınız sürece mide bulandıran piyasa hareketlerine katlanmak zorunda kalırsınız. Kısacası, Papandreu öksürse üstüne Sarkozy hapşursa alt üst olabilecek bir piyasa yapısıyla karşı karşıyayız!

 

Ah Euro Bölgesi Vah Euro Bölgesi…

 

Yunanistan’la yatar Yunanistan’la kalkar olduk. Can çekişme sürecini adım adım takip ettiğimiz Avrupa’yı mercek altına alalım. Euro bölgesi “damat halayı”nda sanki. Halay başı kim olabilir sizce? Pek tabii ki, Euro bölgesinin en büyük iki ekonomisinin liderleri Merkel ve Sarkozy. Ama pek mutlu görünmüyorlar ‘başta’ olduklarından. Yerine birileri göz dikerse  mendili hemen devredecek gibi bir görüntü çiziyorlar. Papandreu gibi bir kardeşleri varken memnun olmalarını beklemek de anlamsız olurdu herhalde. (Şunu söylemeden geçemeyeceğim: damat halayı müziği eşliğinde ayrı bir anlam kazanıyor bu satırlar. Müziği dinleyerek eş zamanlı okumanızı tavsiye ediyorum, hayalinizde daha güzel canlandırabiliyorsunuz.) Halayda Berlusconi de dikkat çekiyor. İtalya adına bir şeyler söylemeye çalışıyor Silvio, kulak verelim bakalım:

“Kankam sünnet oluyor sıra da bize geliyor

Gelme bana kötü kız, paramı çalan hırsız

Haydi dışarı, Euro’dan dışarı”

Bu mırıldanmada, Yunanistan’ı mı kast ediyor acaba… Fakat ondan daha önemli bir sıkıntı var. Biz evlenme düğününe geldiğimizi zannediyorduk. Silvio ise “sünnet” diyor; ee damat halayının sünnet düğününde işi ne? Aklım ermedi bu işe; takımızı takıp olay yerinden ayrılmak en iyisi. Sünnet işini ve evlenmeyi tek kalemde aradan çıkarıverecekler demek ki!

***

Tüm bu koşullar altında, yatırımları yönetmek öyle zor ki! Ağustos’taki sert düşüşe benzer bir düşüş ile uçurumun kenarından bir türlü ayrılamayan piyasalarda, trilyonların buharlaşması halen ihtimal dahilinde. İşte bu nedenle piyasaların neyi fiyatlamaya çalıştığını sorgulamak, yatırımlara yön verebilecek en sağlıklı işlemlerin başında geliyor.

 

Not: Yazıdaki hiçbir benzetme nefret söylemi içermemektedir. Hiçbir ifade yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır. 


Hits: 235 0 Comment