Karizmanın Zirvesi Bay J İle Samimi Bir Röportaj Featured
Röportajlarınızın birçoğunda “Bay J” isminin hikayesi sorulmuştur mutlaka ve siz defalarca dile getirmekten bıkmış olabilirsiniz. Ama bir kez de biz rica etsek bu ismin hikayesini?
Adım Jerfi. Jerfi adının da, 1993’te siz minik fasülyeler iken, Londra’da yayın yapıyorduk. Çünkü RTÜK oluşmamıştı daha. Broadcast’ı uydu ve Türkiye diye yapıyorduk. O zaman oraya gittiğimizde yayın yönetmenim Ümit Zileli idi. “Jerfi’yi anlamazlar kolay kolay” demişti. Bay J olsun, herkesin anlayabileceği kısa ve net bir isim olsun dedik. O günden beri bu ismi kullanıyorum. Bir süre geçtikten sonra da ismi değiştiremiyorsun. “Ben sıkıldım, başka bir isim kullanalım” falan diyemiyorsun. Öyle bir lüksünüz yok yani. Herkes sizi öyle tanıyor.
Jerfi’nin anlamı nedir?
Jerfi, Farsça bir kelime. Fransızcada da var, o da Farsi kökenli bir kelime. Türkiye’de bu ismi taşıyan herhalde 20 kişi vardır 70 milyon içinde. Jerfi, Farsça’da derinlik, incelik anlamına geliyor.
Virgin Radio’nun zirve yolculuğunda hiç şüphesiz birinci etkenlerdensiniz. Çalıştığınız kurumları zirveye taşıdınız, bu herkesin hayali olsa gerek...
Daha Virgin ile çok işimiz var. Yani şöyle ki ben 17 senelik bir radyodan yeni kurulmuş bir radyo istasyonuna geldim ve reyting yapmaya çalışıyoruz, Virgin’i en çok dinlenen radyo haline getirmeye çalışıyoruz. Bilinirliği artırmak, sevilen bir radyo haline getirmek kolaydır.
Ancak reytingi 15-20 sene yayın yapan özel radyolar seviyesine getirmek o kadar kolay bir iş değil. Zaman gerekiyor, çok çaba sarfetmek gerekiyor. Hatta şu kadarını söyleyebilirim, kariyerinize baştan başlamak anlamına geliyor. Her şeyi sıfırdan alıyorsunuz. Bir bebek aldığınızı düşünün; onu eğitmek zorundasınız, psikolojisiyle, fiziksel bakımıyla onu büyüteceksiniz. Virgin de öyle benim için.
Virgin Radio için veya genel olarak radyo programcılığı kariyerinizde, önümüzdeki süreçte gerçekleştirmek istediğiniz hayalleriniz var mı, başarmak istedikleriniz?
Başarmak istediğim çok şey var. Yapmadığım o kadar çok şey var ki bunların sebebi de benim seçimlerim oldu. Yani öyle ki Power FM’de 9 sene geçirdim ve televizyon projelerinde yer almamıza izin verilmiyordu. O kadar ki röportaj vermemize bile izin verilmiyordu.
Eski patronum Cem Hakko; "Radyocunun bir büyüsü vardır. Çok fazla tanındığı, görüldüğü takdirde o büyü bozulur. İnsanlar seni canlandırdığı şeklin dışına çıkarmak zorunda kalırlar ve kaybederler o büyüyü. 'Aaa, bu muymuş? Kıvırcık değil miymiş? Şişman değil miymiş?' gibi…"
Ona ait bir düşünce bu. Ben buna katılmıyorum. Çünkü 2010 senesinin ilk ayından beri Doğuş grubundayım. 4 tane televizyon programı yaptım. Birçok iş yapıyorum aslında; konserler veriyorum, her türlü röportaj veriyorum ve radyo programım hala dinleniyor. Çünkü bu işinizi ne kadar ciddiye aldığınızla alakalı. Ben hala programıma yatırım yapıp, ona çok vakit ayırıyorum.
"Radyo programcılığı benim için … demek." bu boşluğu doldurabilir misiniz?
Radyo programcılığı demek kendini keşfetmek demek. Özellikle bu kadar uzun yıldır, 20 senedir radyo programı yapıyorum, o kadar çok şey anlattım ki bugüne kadar yayında, kendimi keşfetmek için bir fırsat oldu bu. Hiçbir şey bulamadığım zaman beynimin derinliklerindeki acayip ve garip fikirlerimi çıkarıp anlatmak zorunda kaldım ve kendimle ilgili çok şey keşfettim. Bir sürü güzel kızla tanışıp harika zamanlar geçirdim falan, o da var, radyo programcılığı o da demek, ama ilk söylediğim daha doğru oldu sanırım.
Dinleyici grubunu transfer olduğu radyoya topyekün taşıyabilmek her radyo programcısının harcı olmasa gerek. Nedir bu büyü? Özel formülünüzü açıklamanızı beklemiyoruz mutlaka, fakat birkaç ipucu rica etsek?
Tüm dinleyicileri taşıyabildiğimi zannetmiyorum. Çünkü çok köklü bir radyo grubundan geldim buraya ve radyonun kemikleşmiş dinleyicisi radyoda kalıyor. Ama "Akşam iş dönüşü eve giderken ben ancak Bay J ile rahatlıyorum, onun programını dinlemeyi seviyorum." diyen herkes frekans değiştirdi.
Popüler bir sunucuyum, benimle beraber bu radyoya gelen bütün dinleyiciler çok mutlu etti beni. Neticede yabancı hit müzik çalan radyolar, aynı şarkıları çalıyorlar. Yayın kalitesi de aşağı yukarı aynı. Frekans değiştirmelerinin hiçbir sakıncası yok. Transferin anlamı da bu demek zaten. Televizyonlarda da öyle, programı transfer ediyorlar ve öbür kanalı açıp izliyorsunuz programı.
Yayında birçok şey yaşıyorsunuz, tecrübe ediyorsunuz. Bunların aralarından en ilginç olan bir tanesini rica edebilir miyiz?
Aslında bilmiyorum, hatırlamıyorum. Hani birtakım teknik sorunlar yaşayıp önce aramızda çok stres yapıp sonrasında çok güldüğümüz olmuştur. Ama şu an, nedense, özellikle parmağımı basıp bir olayı belirtemiyorum.
Peki, yayın sırasında unutamadığınız bir olay?
Yok, hayır. Devasa, ilginç bir şeyler gelmedi başıma. Yani yayın sırasında ishal olmak gibi… Öyle acayip olaylar olmadı. Radyo yayını yapmak kendi başına bir ilginçlik zaten. Her bir anonsunuzda, söylediğiniz her kelimeyle birini kaybedip birini kazanma şansınız var.
Mesela ben şahane Nihat Doğan taklidi yapıyorum ve Muck dizisinin çekimleri yapılırken Kanyon’da oradaki arkadaşları güldürmek için Nihat Doğan taklidi yaparken önümüzden Nihat Doğan menajeri ile birlikte geçiyordu. Onun sesiyle ona seslenip çağırdım.
Kanyon’daki yayınlarımız ilginç oluyor tabi. Biz haftada bir oradayız. Tamamen camekan bir stüdyo. Biraz sirk maymunu gibi hissediyoruz içeride, ama keyifli oluyor. İnsanların bize ulaşabileceği bir noktada oluyoruz. Kapımızı çalıp "Bir fotoğraf çekilebilir miyiz, geçip biraz sohbet edebilir miyiz?" gibi sorular soruyorlar.
Bugüne kadar birçok radyo ve televizyon projesinde yer aldınız. Mutlaka hepsi sizin için çok anlamlıydı, değerliydi; fakat daha ön plana çıkan, size daha çok keyif veren işler hangileri?
İlk sunduğum iki program, birer formattı. İkisi de İngiliz formatıydı ve orada ne gerekiyorsa onu yapmanız gerekiyor. İki yarışma sundum. Bir tanesi 'Çal Kalbimi'ydi, o 'Take Me Out' diye bir İngiliz formatıydı aslında, burada biraz izdivaca döndü. Otuz tane kız var, oğlanlar gelip kendini beğendirip belki de izdivaç yolunda bir birlikteliğe başlıyorlar. Aslında bir flört programıydı ve orada sunucunun bir rolü var. Yani oyun gibi düşünün yarışma programını.
"101"de de öyleydi, benim antipatik sürekli kafa karıştıran bir yarışma sunucusu olmam gerekiyordu, strese sokmam gerekiyordu. Çünkü çok yüksek yerlerden düştüklerinde "Emin misin?" diyordum, "Bak düşebilirsin birazdan, istiyorsan bir daha seyredelim daha önce düşen arkadaşını…" gibi.
Bana uygun ve karakterimi öne çıkaran, istediğim gibi olabileceğim ilk programım NTV’deki 'Fazla Mesai' idi, Geveze ile beraber sunduğumuz. O 'ailemizin cici çocuğu' ben de 'şeytanın oğlu' rolündeydik. Ama radyoda uzun yıllardır devam ettirdiğim karakterin çok dışına çıkmadım televizyon programında. Çok keyif aldım, çünkü çok fazla insiyatifim vardı. Öbürlerinde yoktu. Öbüründe format var, uygulaman gereken şey belli, kendinden katabileceğin şey de çok sınırlı. Bu yüzden 'Fazla Mesai' güzel bir komedi şovuydu yani. Şarkılı türkülü değişik bir şeydi, komiği bol.
Kampüste yaptığımız nabız yoklamasında "Bay J" size hangi kelimeyi çağrıştırıyor diye sorduğumuzda, en çok 'karizmatik' cevabı verildi. Karizmatik olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Aaa, çok teşekkür ederim. Ya öyle soru sorulmaz. Çok güzelim. Olacak şey değil yani. Karizmatik olabilir ya, yani kırk yaşımı geçtikten sonra evet kabul ediyorum galiba.
Erkekler genelde kırk yaşından sonra karizmatik oluyor...
Öyle, daha önce bayağı zavallı oluyoruz. Büyüyemiyoruz ya. Yani yirmili yaşlarımda dört yaşına zor gelmiştim. Kırklı yaşlarımda şimdi oğlumla aynı, 9- 10 yaşlarındayım yani. Öyle genç kalıyorum.
Şu an sizin koltuğunuzda olup sizin mikrofonunuzdan haykırmak isteyen o kadar çok kişi var ki bu noktada sahip olunması gereken kriterleri öğrenebilir miyiz, radyo programcısı adaylarına birkaç tüyo rica edebilir miyiz?
Her zaman söylüyorum, ufkunuzu genişletmeniz gerekiyor diyorum. Türkçe’yi çok iyi konuşmanız gerekiyor diyorum, benden iyi en azından. Ama ben tabi bir İtalyan vatandaşı olarak hep yabancı okullarda okudum. Yirmili yaşlarda 'e'lere dikkat etmek falan. Türkçe’yi doğru dürüst konuşmaya yirmili yaşlarımda başladım.
Çok daha iyisini yapmalarını tavsiye ediyorum. İngilizce’yi çok iyi öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü sadece İngilizce şarkıları anons ederken güzel tınlasın diye değil. İnternet İngilizce bir kaynak ve ufukları nasıl genişleyecek? Bütün İngilizce kaynakları araştırıp doğru bir şekilde anlayıp zaman zaman tercüme edebilmek için, İngilizce’yi çok iyi öğrensinler diyorum ve çok okusunlar, çok gezsinler, çok araştırsınlar, gözleri sürekli açık olsun. Gözlemci olmak sanırım radyocunun birinci görevi.
Siz Türkçe’nizi nasıl geliştirdiniz?
Konuşa konuşa. Pratik başarıyı getirir.
Televizyon kanalı patronu olduğunuzu kabul edelim (şunu da belirtelim, siz her zaman bizim gözümüzde patronsunuz.) Bu televizyon kanalında Burcu Esmersoy’a hangi görevi verirdiniz?
Sekreterim olurdu ne olacak. Ya Burcu’yu çok seviyorum. Çok iyi arkadaşım, çok da zeki bir kadın ve her zaman da sizin televizyonda izlediğiniz karakterde değil. O gördüğünüzün çok dışında, inanılmaz rahat, esprili ve sempatik bir insan. "Biz zaten televizyonda da öyle sanıyorduk." demeniz gerekiyordu burada.
Burcu Esmersoy için seçenekleri duymadınız daha. Hemen sıralıyorum, sekreter fikriniz değişecek mi acaba: Genel yayın yönetmeni mi, ana haber sunucusu mu, spor müdürü mü, yoksa Bay J Show’da sunum partneriniz mi?
Bay J Show’da sunum partnerim. Çünkü gerçek Burcu’yu tanıyorum onun için yani.
Radyo programcılığındaki başarılarınızdan dolayı birçok ödül aldınız. Bu ödüllere anlam yüklüyor musunuz? Ödüllerin sayısının katlanması sizin için önemli mi?
Bu ödüller tek bir anlam taşıyor benim için; şimdi biz üç tane monitörün karşısında, alkış almadan, hiç kimseyi görmeden her gün bir şeyler yapıyoruz ve soru işaretleriyle dolu kafamız: "Acaba şu anda kimse beni dinliyor mu veya yaptığım esprilere gülüyor mu? Programımı takdir eden kimse var mı? Boşu boşuna mı sunuyorum kime konuşuyorum?" gibi. Bir ödül geldiği zaman, bir kalabalığın arasındaki çoğunluk sizi tercih etmiş oluyor ve birileri benim farkımda diye çok seviniyorsunuz, o anlamı taşıyor. Yoksa ödül olmuş, evimdeki büfenin üstünde on tane olmuş, yirmi tane olmuş, önemli değil.
Bu ödüller için ayrı bir daire kiraladığınızı veya yakın bir gelecekte ziyarete açılacak bir müzede sergileyeceğinizi hissediyoruz, yanılıyor muyuz?
Yok ben o kadar fazla ödül almadım. Ama çok fazla seminere gittim, üniversite öğrencilerine çok konuşma yaptım, bilgi verdim radyoculukla ilgilenen kısmına. Şeye çok gidiyorum, eski radyoculardan Erhan Konuk vardır TRT’de, size yetişememiştir, hala tabi yayında bir sürü şey yapıyor TRT’de de. Onun öğrencileri var mesela üniversitede, muhakkak her sene iki defa giderim. Birtakım yardım kuruluşlarının günlerinde konuşma yapıyorum. Hani çok anlamı olan belki on tane ödülüm vardır. Gerisi de "Hadi Bay J’ye de bir ödül, bir plaket verelim." olabilir. Boğaziçi Üniversitesi Radyo Kulübü’nünki çok önemlidir mesela, çok severim. Severek onu en önde tutuyorum.
Radyo programcıları arasında "sen şu kadar ödül aldın, haha bak şu üniversite de beni seçmiş." tarzında tatlı bir rekabet oluyor mu?
Hiç ilgilenmiyorum. Gerçekten umursamıyorum. Türkiye'de en yüksek radyocu maaşını ben aldığım sürece gerçekten umrumda bile değil, kim hangi ödülü almak istiyorsa alsın. Çünkü burası çok büyük ve ciddi bir yayın grubu, Doğuş Yayın Grubu’nda çalışıyorum. Eğer Türkiye’nin en iyi maaşını veriyorlarsa bir bildikleri vardır diye saygı duyuyorum bir yerde. Boşu boşuna vermezlerdi herhalde. Şakalaşıyorum bir yandan ama her şakanın altındaki ciddi şey de var. Yirmi senedir yayındayım kimse git demiyor radyomdan, daha gider herhalde. Kaç yaşına kadar yapacağım da soru işareti.
MUCK dizisinden bahsedebilir miyiz?
Gayet tabi… Televizyonda her projede farklı bir rol üstleniyorsunuz ve tavır takınıyorsunuz. O tavır her zaman gerçek sizi yansıtmayabiliyor. Az önce söylediğim gibi, yani yarışma programlarının formatı öyle olmamı gerektiriyordu ve öyle oldum. MUCK dizisi mesela, o dizide tam olarak Bay J kimliğimle varım. Radyo kampüs DJ’iyim, bütün dedikodular bana geliyor ve ben de kendim gibi yayınımın aynısını yapıyorum orada. O güzel, orada hiç tavır takınmadım.
Stüdyo çekimi vardı MUCK dizisinde...
O, Kanyon'daki stüdyomuz. Orası çekim yapmaya daha uygun. Tamamen etrafında dönebiliyorsunuz ya stüdyonun, o avantajı kullandık. Hem içten hem dıştan kayıt aldık. Bayağı birkaç bölüm kullanırlar galiba o görüntüleri, çünkü hiçbir zaman tam olarak göstermiyorlar beni. Belki daha sonra öğretmen rolüyle devam edebilirim dizide.
Opera solistliği okudunuz...
Okudum da bitirmedim...
Opera alanını takip ediyor musunuz?
Pek etmiyorum. Mimar Sinan’da opera solistliği bölümüne iki sene devam ettim. O sadece okuduğum bölümlerden bir tanesi ve onu da arada sayıyorum. Tabii Boğaziçi Üniversitesi'nde Kamu Yönetimi ve İngilizce Öğretmenliği okumamla ilgilenmiyor kimse, opera solistliği ilgi çekiyor. Tabii ki operacı olamayacağımı anladım, ama hala aryalar söylerim, klasik müzikle ilgilenirim.
Beğendiğiniz opera parçası mutlaka vardır o halde...
Var, çok var. Bu iki sene zarfında beni çok darlayan dersler oldu. Solfej falan kastı beni. Ben gidip oraya şarkı söyleyeceğiz zannediyordum. Oysa ki teknik altyapınızı sağlam bir şekilde oluşturmaya çalışıyorlar, o beni yordu. Ama tabii çok opera dinledim, söylemeye çalıştım. Çok uzun yıllar geçti. 1995’te Amerika’ya Elektronik Müzik okumaya gittim. Düşün 95’te en son okula gitmişim opera solistliğine. Hatırlamıyorum bile söylediğim şarkıları yani.
Operaya devam etmek ister misiniz?
İstemem. Tıp okumayı tercih ederim öyle söyleyeyim.
Virgin Radio Team, üniversiteleri gezip çeşitli etkinlikler düzenliyor. Sizce radyo için hangi yaş grubuna yatırım yapmak en ideal olandır?
Ooo çok güzel soru. Neyim ben radyo yöneticisi mi? Komedyenim ben. Üniversite öğrencileri çok iyi bir yatırım her zaman, ama Geveze de ben de ilkokuldan itibaren çocuklara kendimizi dinletmeyi başardık. "Okula giderken annemle beraber seni dinlerdim, sonra üniversitede dinlemeye devam ettim, şimdi evliyim çocuğumla beraber seni dinlemeye devam ediyorum." diye yazanlar bizim iyi yolda olduğumuzu gösteriyor. Demek ki çok küçük yaştayken dinletmeyi başarmışız kendimizi, sıkılmamış, eğlenmiş. Çoğunlukla hani bel altı esprilerimiz var, kurallara uymak suretiyle yapıyoruz bunu. Tabi daha yetişkin bir kitleye hitap eder diye düşünüyorsunuz ama çocukları da yakalamışız bir şekilde. Yediden yetmişe diyelim herkese ihtiyacımız var radyoda. Radyonun devamlılığı için birilerinin radyolarını açması gerekiyor, frekansınızın dinlenmesi gerekiyor.
Boğaziçi Üniversitesi sizin için ne ifade ediyor?
Size şöyle söyleyeyim Amerika’da okudum, Mimar Sinan’da okudum, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yıllarımı hiçbir şeyle değiştirmem. Hayatımın en güzel beş senesiydi diyebilirim. 89’da Proficiency’yi geçemediğim için bir sene hazırlık okudum. Sonra iki sene Kamu Yönetimi ve Uluslar arası İlişkiler, sonra İngilizce öğretmenliği okudum. Okuya okuya ne istediğimi bulmaya çalıştım. Gördüğünüz gibi bulamamışım: Kamu Yönetimi, İngilizce Öğretmenliği, Opera Solistliği, Elektronik Müzik, Radyo Sunucusu!
Boğaziçililere iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Gerçekten içimden gelerek söylüyorum okulunuzun değerini bilin. Boğaziçi Üniversitesi’ni çok sevdim, hala birtakım ödül törenlerine konuşmaya gelirken çok duygulanıyorum. Çok güzel yıllar geçirdim orada ben. Çok iyi üniversite, çok güzel üniversite. Hem iyi hem güzel...
Not: Röportaj sırasında ve öncesindeki süreçte yardımları için Erkan YAVAŞ’a ve samimiyeti, misafirperverliği için Bay J’ye çok teşekkür ediyoruz.
Röportaj: Tuba Aydın & Atakan Şeniz - Fotoğraf: Melike Işıldağ
Montaj: Ahmet Kemal Sürmeli & Gülşah Tahtacı - Yayına Hazırlayan: Oğuz Kaan Ç Kılınç
